Dünyanın merkezi, doğuya mı kayıyor?
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Merkez doğuya kayarken akla ilk Çin geliyor. Japon-Çin husumeti Çin’in bu rolü üstlenmesinin önüne geçiyor. “Öyleyse, çok-kutuplu, çıkar çatışmalarının öne çıktığı, küresel...

Merkez doğuya kayarken akla ilk Çin geliyor. Japon-Çin husumeti Çin’in bu rolü üstlenmesinin önüne geçiyor. “Öyleyse, çok-kutuplu, çıkar çatışmalarının öne çıktığı, küresel istikrarsızlıkların gündemde bulunduğu bir döneme girdiğimiz” tahmini yapılabilir...

 

Çoğumuzun, “Yeni Emperyalizm”, “Neoliberalizmin Kısa Tarihi” kitaplarıyla tanıdığı ünlü Marksist coğrafyacı David Harvey’in bu hafta küresel kriz üzerine bir makalesi yayımlandı. “ABD Kurtarma Paketi Niçin Başarısızlığa Mahkûm” başlığı, zaten Harvey’in meramını anlatmasına yetiyor. Ama isterseniz, biraz detaya girelim.

Harvey, Amerikan Ulusal Haberalma Konseyi’nin bir raporunu hatırlatarak, analizine başlıyor. Obama’nın seçiminden sonra dolaşıma giren bu raporun en önemli özelliği, ilk kez yarı resmi bir organın, 2025 yılında ABD’nin hâlâ güçlü ama egemenliğini kaybetmiş bir ülke haline geleceğini kabul etmesi. Amerikan hegemonyasının ekonomik, politik ve hatta askeri düzlemde sistematik biçimde gerilediğini saptamaktan çekinmemesi. Harvey de, göreceli biçimde refah ve ekonomik gücün Batı’dan Doğu’ya kayışının devam edeceği kanısında.

Burada, Giavanni Arrighi’nin, “Uzun Yirminci Yüzyıl” kitabındaki kapitalizmin bayrak yarışını hatırlamakta yarar var. 16.yüzyılda hegemonyayı ele geçiren Cenova ve Venedik şehir devletleri, 17. yüzyılda yerlerini Hollanda’ya devrederken; Britanya 18. yüzyılın sonunda üstlendiği hegemonik konumu 1945’te ABD’ye teslim etmek zorunda kaldı. Her nöbet değişikliğinin inişe geçen gücün aşırı finansallaşmasına denk gelmesi, “bu hazan mevsiminin bir habercisi mi?” sorusunu akla getiriyor.(*) Harvey’e göre, yükselen gücün hegemonyayı üstlenmeye istekli ve yeterince güçlü olması şartını karşılayan bir aday şu anda mevcut değil. İlk akla gelen Çin, nüfus açısından fazlasıyla yeterliyse de, ne ekonomik ne de politik açıdan küresel hegemon rolüne hazır değil. Ulusal çekişmeler de, başta Japon-Çin husumeti, Doğu Asya’nın bu rolü oynayabilmesini engelliyor. “Öyleyse, çok-kutuplu, çıkar çatışmalarının öne çıktığı, küresel istikrarsızlıkların gündemde bulunduğu bir döneme girdiğimiz” tahmini yapılabilir.

ABD ekonomisinin içine düştüğü derin bunalımdan neden kolay kurtulamayacağına gelince: Harvey, 2008 Nobel ekonomi ödülünü kazanan Paul Krugman gibi, 2 trilyon doların altında bir paketin yetersiz kalacağını düşünüyor. Bu rakamın da aşırı borçlanmaya yol açacağı ortada. Öyleyse, tek ekonomik seçenek, savunma bütçesini yarıya indirip, sosyal Keynesçiliğe sarılmak. Bu teknik çözümün Cumhuriyetçiler’den ve Demokratlar’ın çoğundan politik destek alması imkânsız görünüyor. İkinci engel ise, böyle tekinsiz dönemlerde hanehalkının harcamaya yanaşmaması, kemer sıkma eğiliminin öne çıkması. Demek ki gelirin ancak en yoksulların elinde toplanması halinde mal ve hizmetlere talep kıpırdanabilir. Amerika’da geliri yukarıdan aşağıya doğru yeniden dağıtacak bir irade de ortada görünmüyor.

Diğer bir seçenek de, ulaşım ve iletişim gibi altyapı yatırımlarına, sağlık, eğitim, belediye hizmetleri gibi sosyal harcamalara ağırlık vermek. Bu kolektif mallar hem istihdamı artıracak çarpan etkisi yaratma, hem de mal ve hizmetlere yönelik etkin talebi sıçratma potansiyeline sahip. Bu stratejiye de devletin planlama misyonunu tekrar üstlenmeye davetiye çıkarması nedeniyle, sıcak bakılmayacağını tahmin etmek zor değil.

Tam tekmil bir Keynesyen paketi uygulamaya en yatkın ülke ise, Çin. Bir kez Pekin hükümetinin devasa borcu yok, aksine ciddi bir döviz rezervinin üzerinde oturuyor. DTÖ dayatmasıyla bankacılık sistemi mülkiyet olarak özelde görünüyorsa da, fiilen devlet kontrolünde. Kaynakların yoksul kesimlere yönlendirilmesine ayrıcalıklı kesimler karşı çıksa da, en azından ideolojik engeller mevcut değil. Zaten 26 milyon işsiz, yükselen toplumsal huzursuzluk ÇKP’yi, bir yeniden dağıtım hamlesine zorluyor. Ülkede, özellikle gelişkin kıyı bölgeleri dışında ciddi bir altyapı yatırımı açlığı var. Çin’in ABD’ye borç vermekten vazgeçmesi dolar faizlerini yükseltir, talebi daha da aşağı çeker, kaçınılmaz biçimde doların gerilemesini hızlandırır. Yuan’ın dolara karşı değer kazanması, hükümetin iç pazara daha fazla yönelmesini, ihracatçıların Çin talebine cevap verebilmek için yarışa girmesini getirir. Bu da refahın Batı’dan Doğu’ya kayışı sürecinde, hızla değişen hegemonik ekonomik güç dengelerinde bir dönüm noktası anlamına gelir.

Tüm bu analizin vardığı yer; Batılı politik liderler, “güvenin tesisi” benzeri sıkıcı söylemleri bırakıp, kapitalizmi kapitalistlerden, sahte neoliberal ideolojiden kurtarmak cesaretini göstermelidir. Sosyalizm, ulusallaştırma, güçlü devlet yönlendirmesi, bağlayıcı uluslararası işbirliği, daha kapsayıcı bir uluslararası finansal mimari; her ne gerekiyorsa, o yapılmalıdır.

 

(*)       Giovanni Arrighi’nin Çin’in yükselişini anlattığı son kitabı “Adam Smith Pekin’de”nin Yordam Kitap tarafından dilimize kazandırıldığını hatırlatalım.

 

***

Şimdi enternasyonal dayanışma zamanı

Küresel krizin acısı bütün dünyada emekçilerden çıkmaya başladı. ABD’de son bir yıl içerisinde işini kaybedenlerin sayısı 3,5 milyonu aştı. Buna karşın işsiz kalanlar, sosyal hakları elinden alınanlar da hızla harekete geçiyor, “ensesine vur lokmasını al” zihniyetine kolay teslim olmayacaklarını ilan ediyorlar.

Fransa’da 2 milyon kamu ve özel sektör çalışanı sokaklara çıktı, Sarkozy’nin kamu fonlarını banka kurtarma operasyonlarında çarçur edişine, işçilerin mağduriyeti karşısında sessiz kalışına karşı sesini yükseltti. Binlerce Yunan çiftçisi, “traktörler silahımızdır ve onu kullanmaktan çekinmeyeceğiz” sloganı altında, düşen ürün fiyatlarına karşı harekete geçti, trafiği felce uğrattı. Filipinler’in başkenti Manila’da göstericiler polisle çatıştı, krize usulden değil, asıldan itirazlarını dile getirdi. Çünkü Amerika’nın fitillediği küreselleşme süreci tüm ekonomiyi ihracata yönelik sektörlere odaklandırmış, yerel sanayi rekabetten tökezlemiş, şimdi küresel ticaret daralınca ekonomi bütünüyle çöküşün eşiğine gelmişti.

Bu tip öyküleri izlemeye, dersler çıkarmaya, gücümüz yettiğince dayanışma içerisinde bulunmaya devam edeceğiz. Gelgelelim, İngiltere merkezli bir “işçi eylemi” özellikle mercek altına alınmayı gerektirecek önemde. İsterseniz bilgilendirmekle konuya giriş yapalım:

Bir kere dört başı mamur bir küreselleşme öyküsüyle karşı karşıyayız. Olay, İngiltere’deki Lindsey petrol rafinerisinde geçiyor. Fabrikanın sahibi ise Fransız Total. Tesislerin genişletilmesi için açılan ihaleyi Amerikan Jacops firması kazanıyor. Onlar da taşeron olarak İtalyan IREM’le anlaşıyor; işin yürütülmesi için İtalyan ve Portekizli işçiler Lindsey’e getiriliyor.

Arka planda AB istihdam çerçevesinin, sermayenin serbest dolaşımının önünü açması ve inşaat sektörünü tamamen liberalleştirmesi yatıyor. İnşaat, deregülasyon, özelleştirme ve sendikasızlaştırmanın kendini en çok hissettirdiği sektörlerin başında geliyor. Krizle birlikte yatırımlar durunca, bütün dünyada olduğu gibi, inşaat sektörü büyük darbe yiyor, İngiltere’de de binlerce işçi kapıya konuyor.

Kısaca İngiliz işçilerin tepkili ve öfkeli olmaları için sayısız neden var. Sorun, “İngiliz işleri İngilizler içindir” sloganıyla öfkelerini gariban İtalyan ve Portekizli misafir işçilerden çıkarmaya çalışmaları. Gerçi sloganın patenti başbakan Gordon Brown’a ait ve 2007 yılında dillendirilmiş. Onlar da başbakanın sözlerinin arkasında durmasını talep ediyorlar.

Ama çok hassas bir dönemden geçildiğini kimse unutmamalı. Evet sendikal hakların arkasında durmak, kazanımları elde tutmak için direnmek çok önemli. Milliyetçi, ırkçı akımların öfkeyi, gazabı kendi kirli zeminlerine yönlendirme planları karşısında da tetikte bulunmaktan başka çare yok. Madem bu krizden tüm dünya emekçilerinin yaşam ve çıkarları olumsuz etkileniyor. Öyleyse daha fazla dayanışma, daha fazla sınıf bilinci, daha fazla enternasyonal empati herkese lazım, Lindsey’deki İngiliz işçilere de…

 

***

Bize perhiz başkalarına lahana turşusu

IMF’nin patronu Dominique Strauss-Kahn, dünyanın ileri ekonomilerinin, diğer bir deyişle ABD, Batı Avrupa ve Japonya’nın “şimdiden depresyona” girdiğini söylemiş. Daha birkaç ay önce en sol, radikal ekonomistler dahi “d” ile başlayan bu ürkütücü kelimeyi telaffuza cesaret edemezlerdi. Strauss-Kahn, krizin başından beri sadece para politikalarıyla; yani faizi düşürmekle yetinilemeyeceğinin, maliye politikalarının da ihmal edilmemesi gerektiğinin altını çiziyordu. Bu, “genişletici bütçe uygulamalarından çekinmeyin” anlamına geliyordu…

IMF’nin halihazırda kullandırabileceği kaynak, 250 milyar dolarla sınırlı. Buna bir de Japonya’nın söz verdiği 100 milyar doları ekleyin; 500 milyar dolara varmaya hala 150 milyar dolar var. IMF tarihinde ilk kez hükümetlere ve merkez bankalarına işte bu miktarda tahvil satmaya hazırlanıyor. Çünkü, uluslararası bankacıların think-tanki Uluslararası Finans Enstitüsü’ne göre, Türkiye’nin de aralarında bulunduğu “yükselen ülkelere” bu yıl ancak 165 milyar dolarlık döviz girişi olacak. Daha iki yıl önce bu tutarın tam beş katı bir döviz istilası söz konusuydu…

Tüm bunları hatırlatmamızın nedeni, IMF patronu zengin metropollere genişleyin telkininde bulunurken, Türkiye’yi, “kemer sıkma veya ümük sıkmaya” zorlaması. Bazılarına lahana turşusu salık verirken, bize perhiz reçetesi yazması. Bunun Türk ulusuna bir komplo olduğu kanaatini taşıyanlardan değiliz. Mevzu, Türkiye benzeri ülkelerin ekonomilerini daraltmak pahasına, dış âleme borçlarını kuruşu kuruşuna ödemeleri.

İsterseniz Türkiye’den önce IMF ile stand-by anlaşması imzalayan benzer ülkelerde neler oluyor bir göz atalım.

Ukrayna:

»IMF misyonunun başında bir Türk, Ceyla Pazarbaşıoğlu bulunuyor. IMF ülkeyi ekonomi yüzde 5 daralacak biçimde sıkı bütçe politikalarına zorluyor. Hükümet sosyal patlama korkusuyla, “IMF’ye düşen Rusya’ya sarılır” hesabı, Moskova’yla yakınlaşmanın, anlaşmayı buruşturup çöpe atmanın yollarını arıyor.

Macaristan:

»2009’da kamu görevlilerinin maaşları donduruldu; bu enflasyon kadar kayıp demek. Emekliler ve kamu çalışanlarının 13. maaşları iptal edildi. Aile yardımları kısıldı, KDV artırımına gidilmesi planlanıyor. Şimdilik ekonomik daralma yüzde 3 civarında bekleniyor. Durumun daha da kötüye gitmesinden endişeleniliyor…

Letonya:

»Ekonomi 2008’in dördüncü çeyreğinde bir yıl önceye göre tam %10.5 daraldı. Aralık 2008’de imzalanan IMF anlaşmasına göre, vergi artırımlarını ve ciddi harcama kısıntılarını içeren sert istikrar önlemleri alındı. Örneğin, kamu çalışanlarının ücretleri yüzde 15 düşürüldü. Letonya, Litvanya ve Estonya gibi parasını avroya sabitlediğinden, ciddi bir devalüasyon yapmadan işin içinden sıyrılması zor görünüyor.

İşte kriz ortamında IMF programı uygulayan ülkelerin hal-i pürmelali.

Hükümete duyurulur…