Dürrenmatt’ın adaletine sansür
03.06.2018 10:24 BİRGÜN PAZAR
Vaktiyle “hocaefendi” diye yere göğe konulamayan birinin soyadını çağrıştırdığı için bir oyunun geçtiği yerin isminin değiştirilmesi, sansürde bir çığırdır

Leyla Burcu Dündar - Dr., Türk Dili ve Edebiyatı

İyi kötü okuryazarız. Okuduğumuzu anımsayacak, izlediğimizi anlayacak, meramımızı yazacak kadar. Sansürün sıradanlaştığı bir dönemde soluk almaya çabaladığımızsa aşikâr. Prömiyeri geçen yıl Ankara Devlet Tiyatrosu’nda yapılan ve bu sezon da sahnelenen bir oyunda fark ettim bunu. İsviçreli yazar Friedrich Dürrenmatt’ın 1956 tarihli Yaşlı Kadının Ziyareti adlı trajikomedisinden söz ediyorum. Oyunun konusu, DT’nin programında şu üstünkörü cümleyle geçiştirilmiş: “Clara, yıllar önce terk etmek zorunda kaldığı kasabaya geri döner. Sefalet içinde olan kasaba halkına ‘gelecek’ vaat eder; ancak ‘geçmişini’ geri almak şartıyla”. Bu arada, kahramanın adının Claire olduğunu eklemeden geçmeyelim. Bunun basit bir harf hatası olduğunu düşünenler çıkacaktır; onlara Yahya Kemal’in Park Otel’deki odasında Suut Kemal’e söylediği veciz sözü anımsatalım: “Dikkat, bütün bir medeniyettir”. Amenna!

Gelelim oyun öncesinde satılan kitapçığa. “Genel sanat yönetmeni” ve “müdür” beylere ayrılan sayfalarda, bomboş yazılar karşılıyor okuru. Akabinde, Dürrenmatt’ın özgeçmişini yazacak birisi kurumda bulunamamış olacak, bu sayfanın tamamı bir öğrencinin tezinden aktarılmış. “Yöneten”e ayrılmış teşekkür listesinden ibaret sayfanın ardından söz “dramaturg”a verilmiş. Ancak okurken tanıdık gelen bu satırlar, Meltem Gürle’nin BirGün’de yayımlanmış bir yazısından (ç)alıntılanmış. Söyleyecek sözü olmayanlar korosu yetmemiş gibi, geri kalan sayfalar da dilek ve iltifatlarla doldurulmuş.

Bununla kalsa iyi. Descartes’a atfedilen “De omnibus dubitandum est” şeklinde bir ifade vardır. Her şeyden kuşkulanmak gerektiği yönündeki bu sözün, Marx’ın düsturu olduğu rivayet edilir. Sanırım tüm bunların bir bileşkesiydi, sahnelenen oyunun özü yerine fuzuli birtakım detaylara takılmama sebep olan. Yeniden Dürrenmatt’ın metnine dönmek gerekirse, oyunun kahramanı Claire Wascher, yıllar önce gözyaşları içinde ayrıldığı kasabasına varlıklı ve itibarlı bir kadın olarak döner. Ancak yalnız değildir; yıllar boyunca beslediği intikam duygusunu da yanında taşımaktadır. Nitekim oyundaki en akılda kalıcı repliklerden birini o söyler: “Dünya beni bir fahişeye çevirdi; ben de onu geneleve çevireceğim”. Yoksullukla boğuşan kasaba halkına ihtiyacı olan parayı bağışlayacaktır; ancak bir şartı vardır: Adalet. Bunun için tek gerekense Alfred Ill’in öldürülmesidir. Ill, kasabada bulunduğu dönemde sevgilisidir ve attığı bir iftira ile Claire’in kasabayı terk etmesine yol açmıştır. Adalet, ahlak, vicdan gibi kavramların sorgulandığı oyun, baştan sona mizahla harmanlanmıştır.

durrenmatt-in-adaletine-sansur-470800-1.Ancak yazınsal anlayışında Brecht’in önemli bir etkisi olduğunu ifade eden Dürrenmatt, yapıtlarında toplumsal eleştiriyi her daim öncelemiştir. Nitekim Tiyatronun Sorunları adlı çalışmasında “yalnızca aptalları anlatmayı hiç de ilginç bulmuyorum” diyen yazar, oyunlarındaki karakterlerin bir inancın veya dünya görüşünün temsilcisi olduğuna işaret etmiştir. Dolayısıyla grotesk öğelerle bezeli bu oyunu, bir kapitalizm hicvi olarak okumak gerekir. Claire ise yaşlı bir kadın olmanın ötesinde, Dürrenmatt’ın ilk dönem eserlerinde sıkça görülen “acımasız ve insafsız Tanrı” fikrinin insan kılığına bürünmüş halidir.

Gelelim sansürün vuku bulduğu yere; oyunun geçtiği mekâna. Dürrenmatt’ın “Güllen” dediği kasabaya “Gillen” demek ancak “yeni Türkiye”ye has bir korkaklığın mahsulü olabilir. “Güllen” veya alternatif yazılışıyla “Guellen”, Almanca “dışkı” veya “gübre” anlamına gelir. Dolayısıyla yazarın toplumsal anlamda bir çürümeyi, kokuşmuşluğu imleyen kelime seçimi önemlidir. Bu tercihin neşterlenmesi ise akıllara ziyan bir durumdur. Türkiyeli izleyicinin oyunu anlamlandırırken kasabanın adından yola çıkmayacağı bir gerçekse de, bu tür bir müdahalede bulunulması nasıl açıklanabilir? Oyunun yönetmeni Deniz Gökçe Yersel’e birisi Dürrenmatt’ın tiyatro anlayışından bahsetse yeridir. Zira yazar, bir oyuna başladığında ilk olarak “olayın nerede geçmesi gerektiğini” açıklığa kavuşturduğunu belirtmiştir. Böylece mekâna biçtiği aslî rolü vurgulayan Dürrenmatt’ın metnine müdahale etme hakkını kendinde bulanların cüreti tarifsizdir. Vaktiyle “hocaefendi” diye yere göğe konulamayan birinin soyadını çağrıştırdığı için bir oyunun geçtiği yerin isminin değiştirilmesi, sansürde bir çığırdır. Gerçi bu durum, Kızıl Sultan diye nam salmış birini ecdat belleyenler için pek şaşılası değildir. Hem bazen insanın gülesi gelir, sahneyi kahramanların terk edip soytarıların aldığını gördükçe mesela!

Dürrenmatt için komedi bir “fare kapanı” gibidir; izleyici buna düşecektir. Ancak amacı güldürmek değil, bir trajediyi dile getirmektir. Grotesk bir anlatıma sığınması bundandır; dünyaya katlanmanın başka yolu kalmamıştır. Aziz Nesin’in dediği gibi, “izahı olmayan şeylerin mizahı olur” işte. Geçenlerde bir fırka reisinin mapushaneden yazdığı mektupta belirttiği üzere, belki de mizah “en ciddi iştir”. Siyasetin, mücadelenin ve hatta yaşamın en önemli araçlarından biridir. Dürrenmatt da adaletin, ahlakın, hukukun anlamını yitirdiği bir evrende, vicdanın sesini yüzümüze çarpmayı görev bilmiştir. Yaşlı Kadının Ziyareti’nde, paranın, toplumun değer yargılarını aşındırışını sergilemiştir.

Sözü şöyle bağlayalım: “Sadece aşkta ve cinayette tamamen riyasız kalırız” der yazar. Zannımca doğrudur; üstelik Claire için de geçerlidir bu. Gençliğinde Alfred’i delice severken de, yaşlılığında onun ölümüne susamışken de riyasızdır o. Mesele, toplumun vicdanının paranın hegemonyasına teslim olup olmamasında düğümlenir. Sonuç zaten bellidir; Dürrenmatt’ın karamsar dünya tasavvurunda şaşırtıcı da değildir. Bizimki gibi memleketlerdeyse, erozyon sadece kayaçlarda gözlemlenen bir doğa olayından ibaret değildir. Felaket dalgaları adaletten ahlaka, siyasetten sanata dek sirayet ediverir. O vakit, yazınsal düzlemde adaleti ararken bir de bakmışsınız siyasal düzlemde sansüre tutulmuşsunuz.

Neyse ki, “havalar seslerle doludur”. Üstelik de “ama umudu var büyük insanlığın/ umutsuz yaşanmıyor” diyen bir şairin sesiyle.