Durun, siz yoldaştınız!
SELÇUK CANDANSAYAR SELÇUK CANDANSAYAR

İçi acıyor insanın Tarık Akan’ı düşününce. Ölümüne değil, öleceğiz hepimiz. Hayatını, bir hayatı anlamlı yaşamanın ne anlama geldiğini hissederek ve göstererek yaşadı, gitti. İçine doğduğu dünyanın kendisini var eden koşullarını yıkıp, kendisini kendi bildiğince yeniden kurabilen insanlardandı. Devrim de bu demek zaten. O da kendinde devrim yapabilenlerdendi.

İnsanın içini asıl acıtan tam da benzer bir şeyi kendi hayatı için yapabilmiş bir başka devrimcinin klavyesinden dökülüveren o sakil küçümseme. Akan’a devrimci denmesine bükülen dudak…

Ardından birbirine giren, birbirleri ve iki devrimci hakkında en akıl almaz suçlamaları, en bayağı alayları, en pespaye küfürleri salvo halinde püskürtenler…

Çoğu iyi ve güzel insanlardır muhakkak. Tanışıp yüz yüze konuşsalar, konuşsak severiz birbirimizi. Kim bilir kaç eylemde bir arada olmuşlardır. Mutlaka Cumartesi Anneleri’nin yanı başında oturmuşlardır. Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol, Berkin Elvan için birlikte yas tutmuş olmaları mümkün. Tekel Direnişi’nde, Zonguldak’ta maden işçileriyle yürümüşlerdir. Dahası, Sürü’yü, Yol’u yan yana seyretmişlerdir. 1986 yılında Ses filmini seyrederken işkencenin ne olduğuna da tanıklık etmişlerdir. Roboski için birlikte haykırmışlardır, “unutursak kalbimiz kurusun” diye ve Hrant Dink cenazesinde birlikte yürümüşlerdir. Kobani’de omuz omuza durmuşlardır, değil mi?

Bu kadar mı ayrı düşecek, bu denli nefrete varan bir öfke selinde mi boğulacaklar şimdi, boğulacağız…

Derdim sevgi kelebeği olmak, ağlak duyarlılık tribi atmak değil. Tam da tersine, “bir dakika birbirinize böylesine saldırırsanız” diye başlanan cümlelerin, “bırak şu küçük burjuva duygu kasmalarını” diye tu kaka edilmesi.

Türkiye’nin sosyalistleri 1972 yılında darağacında “Yaşasın tam bağımsız Türkiye! Yaşasın Marksizm-Leninizm. Yaşasın Türkve Kürt halklarının kardeşliği! Yaşasın işçiler, köylüler! Kahrolsun emperyalizm!” diye haykırırken Mustafa Kemal’e saygı duyuyordu. Ne yapalım, şimdi dudak mı bükelim? Türkiye’nin devrimcileri, daha 1979 yılında “halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptir, bağımsız olmak isterlerse bağımsız olurlar” dediler, O günden beri de aynı ilkeyi savunuyorlar. Bu sözü söylerken de Mustafa Kemal’e devrimci diyorlardı, yok mu sayalım?

Kürt sorunu bu ülkenin en temel, en yakıcı sorunu. Çözümü için Kürtler’in kararı önemli. Tabii ki, öyle. Peki, bu çözüme giden yol için farklı düşüncelere sahip olma hakkı olmasın mı kimsenin? Bunu 13 Mart akşamı Kızılay’da durakta bekleyen insanların arasında patlatılan bombayla öldürülen Destina’nın annesine anlatmanız mümkün olur mu? Peki, Roboski’ de ölen çocuklar çözüm sürecinde ‘collateral damage’ (istenmeyen, yan hasar) olarak mı kaydedilecek tarihe. AKP ile MİT koridorlarında devlet inşa etme oyunları eleştirilemez mi? Tarık Akan, meğerse “askere laf söyletmem, benim sorunum devletle değil, rejimle” demiş. Öyle dedi diye devrimci olamıyorsa, Amerikan bayrağı altında savaşınca mı devrimci olunacak? ABD’nin hem YPG hem de TSK ile birlikte ‘iş tutması’ size de tuhaf gelmiyor mu? Sadece yoksulların öldürüldüğü bir savaşın kazananı kim olacak?

Türkiye, Erdoğan’la birlikte bir karakter örüntüsü geliştirir oldu. İnsanlar, gruplar, örgütler bir hata yaptıklarında, “evet ben hatalıyım” demek yerine, “senin yüzünden bu hatayı yaptım” demeyi öğrendiler. Kimse kendi eyleminin sorumluluğunu üstlenmiyor, tersine “benim niyetim aslında şuydu, ama senin yüzünden böyle yaptım ve bu sonuç çıktı” deyip, sıyrılıveriyorlar. Öyle olunca da durmadan karşısındakinin hatalarını, eksikliklerini bulmaya debeleniyorlar. Kendisine tabi olmayanın en küçük bir tökezlemesine bile tahammülü kalmayan bir ruh hali yaygınlaştı. E, bu zaten tam da istenen, ya bendensin ya düşmanım kalıbı değil mi?

Kendimizden başka hiç kimseyi haklı bulmuyor, kendimizden başka hiç kimseyi doğru görmüyor, kendimizden başka hiç kimseyi beğenmiyorsak, aslında sorunumuz kendimizledir ve kabahatin çoğu da kendimizdedir canım arkadaşlar, yoldaşlar…