Duruşma İzlenimleri
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT
* “Av. Şenal Sarıhan, Mahkeme Başkanına Sordu: “Acıların zamanaşımı olur mu?”

* HSYK’den “Üstünüz…” diye söz eden Av. Sarıhan’a yargıç, “Estağfurullah, üstümüz değildir. Biz vicdanımıza göre karar veririz” dedi.

* Yoğun biber gazı altında soluk almakta zorlanınca, bir an Metin Lokmacı gibi zehirlenip öleceğimi düşündüm…

Attila Aşut

Sıvas Davası’nın karar duruşmasını izlemek için 13 Mart Salı sabahı Ankara Adliyesi’ne gittim. Adliye’nin önü ana baba günüydü. Çeşitli siyasal partilerin, sendikaların ve demokratik kitle örgütlerinin üyeleri, 2 Temmuz 1993’te Sıvas’ta yakılarak öldürülenlerin yakınlarıyla dayanışma amacıyla oradaydılar. Kalabalığın arasından güçlükle ilerleyerek binanın arka bölümündeki duruşma salonuna yöneldim. Ancak, adım başında polis barikatıyla karşılaştım. 6-7 barikatın her birinde ayrı kimlik denetimi yapılıyor, çantalar aranıyordu. Tam bir yıldırma ve caydırma taktiği uygulanıyordu. Yeteri kadar kararlı davranmayanların bu barikatları aşıp duruşma salonuna ulaşma şansları yoktu. Basın kartı, en azından böyle durumlarda işe yarıyor! Sonunda 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne ulaştım; üst aramasından ve X-ray taramasından geçip içeri girdim. Duruşma salonu ağzına dek doluydu. Yer darlığı yüzünden birçok avukat ve mağdur yakını dışarıda kalmıştı.

Aynı zamanda Hopa Davası’nda da iddia makamında oturan Özel Yetkili Savcı Hakan Yüksel, beklendiği gibi, esas hakkındaki görüşünü açıklarken, mahkemeden zamanaşımını işleterek davayı düşürmesini istedi. Müdahil avukatları ise, bu davanın “insanlığa karşı işlenen suçlar” kapsamında olduğunu belirterek, zamanaşımı isteminin evrensel hukuk kuralları açısından geçerli olamayacağını söylediler.

Sıvas Davası’nın simge savunmanlarından  Av. Şenal Sarıhan, mahkemenin tarihsel bir karar aşamasında olduğunu anımsatarak, “Bugün ya ileriye doğru bir adım atacağız, ya da bu insanlık ayıbını ülkemizin alnına yazacağız. Biz, vereceğiniz kararla ülkemizi bu lekeden kurtarmanızı istiyoruz” dedi. Av. Sarıhan, HSYK Başkan Vekili İbrahim Okur’un, Sıvas Davası'na ilişkin açıklamasıyla adil yargılamayı ihlali ettiğini söylerken, 'Gerçi sizin amiriniz ama…' deyince, mahkeme başkanı Dündar Örsdemir, ''Estağfurullah, bizim üstümüz değildir. Biz vicdanımıza göre karar veririz'' diye itirazda bulundu. Sarıhan da 'idari olarak söylemiştim' karşılığını verdi. Av. Şenal Sarıhan, savunmasını,  “Acılar zamanaşımına uğrar mı Sayın Yargıç?” diye sorarak bitirdi.

Duruşmayı, Sıvas yangınında yaşamını yitiren ozan Uğur Kaynar’ın kardeşi Soner Kaynar ve Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’ndan yazar arkadaşımız Orhan Tüleylioğlu ile birlikte izledik. Mahkeme heyeti karar için duruşmaya yarım saat ara verdiğinde, salondaki mağdur yakınlarıyla görüştüm. Aileler, çıkacak karardan pek umutlu görünmüyordu. Çok geçmeden yanılmadıkları anlaşıldı. Mahkeme, her ne kadar Sıvas topluöldürümünün “insanlık suçu” sayılması gerektiğini kabul ettiyse de, çeşitli gerekçelerle davayı yine de zamanaşımından düşürdü.

POLİSİN GAZ BOMBALI SALDIRISI
Mahkeme kararı insanların içini acıtmış, aileler üzerinde büyük bir düş kırıklığı yaratmıştı. İzleyiciler yine de aşırı bir tepki vermeden, büyük bir olgunlukla salonu boşaltıp Adliye önünde bekleyen topluluğa karıştılar. Biraz sonra alana gelen Av. Şenal Sarıhan, bir aracın üzerine çıkarak, Adliye önündeki kalabalığa, mahkeme kararının ne anlama geldiğini anlatmaya başladı. Yazar arkadaşım Nihat Genç’le yan yana bu konuşmayı dinlerken, birden patlama sesleri duyduk. Topluluğun üzerine, hiçbir uyarı yapılmadan gaz bombaları yağmaya başladı. Caddeye yakın bir yerdeydik ve polisle hiçbir çatışma görmemiştik. Neden bomba atıldığını anlayamadık. O sırada büyük bir panik yaşandı ve sıkılan gazın etkisiyle insanlar sağa sola kaçışmaya başladı. Bombaların ardı arkası gelmiyordu. Yere düşenler, çiğnenme tehlikesi geçirenler vardı. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği yöneticileri, araç üzerinden megafonla güvenlik güçlerine seslenerek, bomba atmayı durdurmalarını istediler. Ancak bu çağrılara kulak asan olmadı. Tam tersine, gaz atışı daha da sıklaştırıldı. İnsanlar alandan çıkmak istiyor, ancak dört bir yandan üzerlerine gaz sıkıldığı için bir türlü çıkış yolu bulamıyorlardı. Bir ara gazdan korunmak için Adliye Sarayı’nın içine girmeye çalıştılar. Gaz bombaları bu kez de içeriye sıkılmaya başladı. O dar alanda mahsur kalan kadınlar, çocuklar, yaşlı insanlar, çığlık sesleri arasında oradan oraya koşturuyorlardı. Adliye binasında sıkışıp kalanlar, artık soluk alamaz duruma gelmişlerdi. Ben birkaç mitingde biber gazına maruz kalmıştım ama hiçbirinden bu kadar etkilenmemiştim. Boyun atkımla yüzümü kapamaya çalışsam da gözlerim fena halde yanmaya başlamıştı. İşte o sırada 1 Mayıs 1997’yi ve yakın geçmişte yaşanan Hopa olayını anımsadım. Bir an bu kargaşa ortamında Metin Lokumcu gibi gazdan zehirlenip öleceğimi düşündüm…

Mahkeme içeride Sıvas topluöldürümünü “insanlığa karşı işlenmiş suçlar” kapsamında değerlendirirken, Adliye önündeki “güvenlik güçleri” dışarıda adeta yeni bir insanlık dramının provasını yapıyordu! Bu nasıl bir kin ve düşmanlıktı! Canilerin yargı eliyle kurtarılması yetmiyormuş gibi, şimdi de acılı aileleri gaz bombasıyla öldürmeye çalışıyorlardı.

Mahkeme ne karar verirse versin, halka şiddet uygulayan polisler ne denli acımasız davranırsa davransın, Sıvas Davası, insanlığın vicdanında kapanmayan bir yara olarak kalacak; gerçek suçlular yakalanıp cezalandırılmadıkça, Madımak Yangını’nın ateşi hiç sönmeyecek…