Düşler Savaşı
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Dün gazeteden arayıp, yeni çıkan basın yasasına göre, tüm gazete yazarları ve çalışanlarının önümüzdeki günlerde...
Dün gazeteden arayıp, yeni çıkan basın yasasına göre, tüm gazete yazarları ve çalışanlarının  önümüzdeki günlerde tutuklanmasının beklendiği söylendi. Elbette şaşırmadım. Bütün gazeteciler, bir gün kapılarının uğursuz kişilerce çalınabileceğini bilirler. Bilirler ama sanki başlarına hiç kötü bir şey gelmeyecekmiş gibi yaşamaya devam ederler. Belki de onlardaki bu rahatlık, insanlığa karşı o tuhaf, akıldışı iyimserlikte gizlidir, kim bilir… Savaş muhabirlerinin kafalarına bomba düşme ihtimali varken, siperden sipere zıplayıp fotoğraf çekmeye çalışmalarındaki tutkunun sırrı nedir dersiniz? Ya da derin mevzulara girip gerçekleri ortaya çıkarmak uğruna ölümü ya da tutsaklığı göze alan araştırmacı-gazeteciler, nereden alıyorlardır bu cesareti?  Peki ya 90’lardaki “Özgür Gündem” gazetesi çalışanlarının, gazetelerinin bombalanacağını bile bile çalışmaya devam edişlerini nasıl açıklayabiliriz? Gazete bombalanmasa bile, gözaltında kaybolma ihtimaliyle yaşamak zorundaydılar yıllarca. 

Elbette bütün gazetecileri aynı kefeye koyamayız. Askeri darbe dönemlerinde, cunta liderlerine evlerinde partiler veren, darbe yıllarından sonra da demokratlıklarına toz kondurmayarak her devrin adamı olmak gibi zor ve anlamlı  bir görevi yerine getirenlerden, popülizm ya da reyting uğruna ruhlarını medya şeytanına satanlara kadar çeşitli gazeteci tiplerine rastlamak mümkün her zaman.   

Gazeteden malum telefon geldikten sonra, yarıda kalan yazımı tamamlayıp tamamlamamak konusunda bir an tereddüt yaşadım. Eğer tüm gazete yazarları ve çalışanları tutuklanacaksa, gazete nasıl çıkacaktı?

Ama içime bir kuşku düştü. Bu gerçekten doğru olabilir miydi? Tamam, henüz yazmadığı  bir kitap yüzünden tutuklanan Ahmet Şık örneği vardı önümüzde. Daha yakınlarda Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu’nun nasıl ve hangi gerekçelerle tutuklandığı da ortadaydı. Ama bu bahsedilen basın yasasından hiç haberimizin olmaması tuhaf değil mi diye düşünürken, gazetemizin yazarlarından birisi aradı. Gazeteden onu arayıp aramadıklarını, önümüzdeki günlerde hepimizin tutuklanacağına dair söylenenler hakkında neler düşündüğünü sordum. Kimse aramamıştı onu. Tamam, Türkiye’de tüm muhalif gazeteci ve yazarlar, böyle devam ederse cezaevlerini dolduracaktı ama hemen yarın gerçekleşmeyecekti bu. Her tutuklama, her azar, her ceza bir uyarıydı. Önce muhabirlere fırça atılıyor, genel yayın yönetmenleri toplanıp gözdağı veriliyor, bildiğini okumak isteyen medya patronlarına cezalar kesiliyordu.  Sonra adını bile duymadığınız gazeteciler içeri alınıyor, onları her gün televizyon ekranında gördüğünüz kişiler takip ediyor, pankart açtı diye öğrencilere ağır cezalar verilip sokaklar biber gazıyla yıkanıp coplarla iyice temizleniyordu. Ama bu birdenbire ve toplu bir biçimde gerçekleşmiyordu. Alıştıra alıştıra… Her tutuklamaya, her olaya yeni hikâyeler uydurup hukuki bir süreç izlenimi verilmek isteniyordu.

O arkadaşla konuştuktan sonra, gazeteyi de arayıp durumu teyit ettim: Böyle bir telefon görüşmesi gerçekleşmemişti. Beni kimse aramamış ve o sözler söylenmemişti. Öyleyse uykusuzluğum başka bir aşamaya geçerek bana gündüz düşleri gösteriyor olmalıydı. Önce doktora gitmeyi düşünsem de, geçen hafta olduğu gibi yine “uykusuzların falcısı”na giderken buldum kendimi.
Gökdelenlerin arasında kaybolmuş  tek katlı bahçeli bir evde yaşıyor falcı kadın. Yazılarımda adını vermememi özellikle tembihliyor. Politik bir falcı olmak da zor bu ülkede. Evinin bahçesine sadece kedi ve köpeklerin girmesine izin veriyor ve nasıl başarıyorsa, lüks bir semtte olmasına rağmen yarısı çöplüğe dönüşmüş bu eve kimse dokunamıyor.

Falcı kadına gördüğüm gündüz düşünden bahsedince, gülümseyerek baktı bana. İlk defa gülümsediğini görüyordum ve altın kaplama dişleri, içinde bulunduğumuz karanlık odayı altın sarısı bir ışığa boğdu bir anda sanki... Elinde tuttuğu aynaya bakarak şunları söyledi bana: “Gördüğün her rüyayı, düşü önce hayra yormalısın. Dünya öyle bir zamandan geçiyor ki, panik başlamış durumda. Kapitalizm, insanlığı mutlu yarınlarla oyalayamıyor artık. Wall Street İsyanı gibi daha pek çok isyan göreceğiz. Wall Street İşgalcilerine ya da Arap Baharı’na katılan insanlar, mutlu yarınları değil, şimdiyi istiyorlar. ABD’de 400 kişinin toplam nüfusun yarısının sahip olduğu gelire sahip olması ya da yüz milyonlarca işçinin günde ortalama 2 dolar kazandığı bir dünya gerçeği, kapitalizmin ‘mutlu yarınlar’ mitinin çökmesine neden oldu. Sömürülecek yeni halklar, kaynaklar bulamayacaklarını anladıkları için, yeni bir dünya savaşı çıkartma ihtimalini devreye sokmak isteyecekler. Ama cepheye kolayca sürebilecekleri insanlar bulamayacaklar bu defa.”

Falcı kadına, bu isyanların neden Türkiye’ye ulaşamadığını sordum. Falcı kadının yanıtı gayet basitti: “Türkiye’de mutlu yarınlar miti, çoğunluk için çok önceden yitirilmişti zaten. Asıl ümit, hayatta kalma mücadelesi verilirken yaşanıyor bugün. O ümidi yitirenler de, benliklerini yitirmek uğruna siyasi ya da dini tarikatların içinde buluyorlar kendilerini. İnsanlar, başka türlü yaşanabileceğini hayal edene kadar, bu böyle devam edecek oğlum.”
“Peki, hayal edecekler mi başka türlü yaşamayı” diye sorunca, “bu size kalmış” dedi ve başını aynadan kaldırıp pencereden gözüken gökdelenlere baktı: “İnsanlar doyurucu olmayan bir hayatı yaşıyorlar. Her anlamda sürekli kılınmış bu doyumsuzluk, sistemin içinde çatlaklara neden oluyor. O çatlakları dolduracak ya da büyütecek şey de düşler… Dünyanın geleceğini düşler savaşı belirleyecek…”