Düşlerle Yıkanmak
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Her akşam, hiç aksatmadan gitmeye başladığım bir kafe var.
Her akşam, hiç aksatmadan gitmeye başladığım bir kafe var. Sokak kenarına hâlâ masa koyulabilen bir beldede olmanın avantajını sonuna kadar kullanabilen bir kafe… Orada oturup çayımı yudumlayarak kitabımı okur ve sokaktan gelip geçen insanları izlerim, sanki bir flaneur gibi. Son zamanlarda, sokaktan gelip geçenlere dair, belki okuduğum kitapların etkisiyle farklı şeyler gözlemlemeye başladım. Mesela sokağın akışı kolay kolay bozulmuyor. Ancak bir kavga, bir kaza ya da okullar dağılınca dizginlerinden boşalmış öğrencilerin enerjisi bir dalgalanma yaratıyor sokakta, o da bir anlık… Sonra yine aynı hızda ve yoğunlukta akışına kaldığı yerden devam ediyor sokak, hiçbir şey olmamış gibi. Az evvel o sokakta birisi öldürülmüş ya da Van’da deprem olmuş, o depremden sonra iki gazeteci her şey kontrolümüzde diyen devlet adamlarının gözü önünde yıkıntı altında can vermiş, içinde yüzbaşıdan kaymakamlık çalışanına kadar onlarca yetki ve mevki sahibi koca koca adamlar küçük bir kız çocuğuna tecavüz ettiği halde serbest bırakılmış, hiç fark etmiyor. Sokak aynı hız ve yoğunlukta akmaya devam ediyor. 
Bu akışın kenarındaki masamda oturmuş, sokağı izleyerek gazeteleri karıştırırken, Wall Street İşgalcileri ve küresel eylemlerle ilgili haber ve yazılara takılıyor gözüm. Bu eylemlerin sağ ve sol ayrımını aşan küresel demokrasinin habercileri olarak göstermeye yeltenecek kadar fena halde bir bilinç bulanıklığını yansıtan Gündüz Vassaf’ın Radikal Gazetesi’ndeki yazısı karşısında, “nasıl yani?” diye söylenerek kızmak yerine, gülümserken buluyorum kendimi. Gülümsüyorum, çünkü böylesine bir bilinç bulanıklığı kasti bir şey olamaz. “Sol”a dair yanlış algı, öylesine derinleşmiş ve derinleştirilmiş ki, Vassaf gibi bir yazar ya da akademisyen bile, “sol” denilince sıradan bir popülist politikacının düşündüğü şeyi düşünür hale gelmiş. Üstelik herkes bu duruma şaşırmayacak kadar alışmış, alıştırılmış. Bazı edebiyat eleştirmenlerimizin, piyasa şartlarına uyum sağlamak uğruna, bestseller yazarlara “iyi edebiyatçı” makyajı yapar hale gelmesi gibi, çoğunluk algısı, yani sokak, her şeyi yavaş yavaş kendi akışına uyduruyor. Akışa uyum, çoğunluğun homojenleşmesiyle paralel olarak, içindeki her şeyi kendi hızına ve algı seviyesine daha da fazla çeker hale geliyor. Yani “çekim gücü” gün geçtikçe artıyor. Bu çekim gücü, tektipleştirilen çoğunluğun demokrasisinde, henüz yazmadığı bir kitap bahane edilerek bir gazeteciyi aylarca, belki yıllarca cezaevinde tutabilecek güce ulaşmış durumda. Ahmet Şık’ın özgür olamamasının ve yaşadığımız tüm akıldışı uygulamaların nedeni, bu çekim gücünden başka bir şey değil. Görün bakın, bu çekim gücü bizi daha nerelere sürükleyecek…
Max Frisch, 1969’da şöyle sormuştu: “İsviçre halkı için ‘bağımsız’ olduğu söylenir: Zira kararları veren çoğunluktur. Peki, çoğunluk ne kadar bağımsız?”
Wall Street İşgalcileri’nin kendilerini %99 çoğunluk olarak tanımlıyor olması ve %1’in %99 üzerindeki hâkimiyetini sorgulaması, tam da Max Frisch’in 1969’da sorduğu soruya bir yanıt niteliği taşıyor aslında. Çoğunluğu, tektipleştirilmiş çoğunluk demokrasisinden kurtaracak yeni politikalar ve eylemliliklerin, Türkiye’de solun ortodoks alışkanlıklarından kurtulmasıyla hayat bulacağını göremeyenler, tam da Vassaf’ın bilinç bulanıklığına benzer bir durum içindeler aslında.
Bu topraklarda yaşayan bir yazar olarak ben de, bir sis bulutu gibi etrafımızı saran  bu bilinç bulanıklığı içinde yaşıyor ve yazıyorum. Hüseyin Kıran’ın yakınlarda Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “Gecedegiden” adlı o “kara roman”ında yazdığı gibi, bedenlerimizi ele geçiren bu asalak fikirlerden kurtulabilmek pek öyle kolay bir şey değil: “Fikir insana, tıpkı bir bedene giren bir asalak gibi girer ve onu ele geçirerek bir süre yönetir. Artık o beden, bizzat kendi amaç ve anlamından uzaklaşarak bir başkası tarafından üretilerek ortaya salınan ve akıldan akıla geçerek yaşamını sürdüren asalak bu fikre yataklık ve uşaklık eder. Fikir, içini oyup boşalttığı bu yapıyı mümkün olan bütün felaketlere sürükledikten sonra, varlığını, kendini klonlama yeteneği sayesinde başka akıl ortamlarında sürdürmeye devam eder. Fikre teslim olan akıl ise, eğer taşıyıcısını ölüme sürüklememişse, kendini bu asalak sahibinin hizmetine sunarak kendinden tamamen vazgeçer; bir bakıma ölür.”
O ölümün kıyısında olduğumuzu, etrafımızı saran bu bilinç bulanıklığı sisine bakarak görmek mümkün. Aklımızı öldüren fikirlerle, aklımıza can veren fikirlerin mücadelesi dengesiz bir biçimde devam ediyor bu sisin içerisinde. Dengesiz, çünkü aklımıza can veren fikirler, “asalak fikirler” gibi huzur ve uyum vaat etmiyor. Çoğunluğu tektipleştiren asalak fikirler, bedenleri içi boş bir kabuğa dönüştürdüğü sürece, yaşanan tüm olumsuzluklara rağmen “huzur ve düzen” ortamı içinde yaşamaya devam ettiğimizi sanacağız. Sokağı kendisine, bizi de sokağa hapseden o akışın yönünü değiştirmek hiç de öyle kolay olmayacak, asalak fikirlerin panzehiri olan fikirlere sahip olsak da. Başımızı gerçekler denizinden çıkarmamıza yardım edecek düşlerle nefes alamadığımız sürece, gerçeğin ne olduğunu bilmenin kendi başına bir önemi yok çünkü. İstediğimiz kadar gerçeklerden ve gerçek fikirlerden konuşalım, asalak fikirler düşsüz kalmış bedenlerin içine sızmak konusunda hiç zorlanmadılar bugüne kadar. Wall Street ya da Tahrir Meydanı İşgalleri, bedenlerin ve bir bedene dönüşen sokakların düşlerle yıkanmasından başka bir şey değil nihayetinde. “Uykusuzların Falcısı” haklı, başka türlü yaşanabileceğini hayal etmekle başlayacak her şey...