Düşünce tarihi çalışmalarıyla bilinen Alâeddin Şenel: Dinciliğin tarihsel ilerleyişinde eğitim en kritik nokta
05.11.2017 09:14 BİRGÜN PAZAR
“Dinciliğin kurduğu hegemonyayı kırmanın yolu bu düşünce ve eylem pratiğinin tarihsel kodlarını bilmekten geçiyor”

Can Uğur [email protected]

Türkiye’nin yaşadığı dönüşümün güncel olduğu kadar tarihsel arka planı da bulunuyor. İslamcılığın hayatın her alanında bu denli etkin olması dinci düşüncenin tarihsel evrimi ile de alakalı. Din ya da inanç kavramı toplumsal tarih açısından kilit bir noktada dururken dinin egemen sınıflar açısından ‘yararlı bir araç’ olduğu biliniyor. Yönetme becerisini yitiren egemen sınıflar dini her zaman kendilerine uygun bir araç haline getirirken toplumu da bu doğrultuda dönüştürmeyi esas alıyorlar. Düşünce tarihi denildiğinde Türkiye’de akla gelen en önemli isimlerden bir tanesi ise Alâeddin Şenel. Söz konusu alana ilişkin çok önemli araştırmaları bulunan Şenel, din kavramının tarihsel süreçteki rolünü irdeleyen bilim insanlarından. Alâeddin Şenel içince bulunduğumuz dönemle ilgili ‘karanlık bir tablo’ yorumunu yaparken özellikle eğitim alanındaki dönüşümlerin dinci düşünceyi çok ciddi biçimde güçlendirdiğini belirtiyor.

■Türkiye’nin şu anki durumundan başlayalım. Tabloyu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Elbette çok olumlu bir tablo ile karşı karşıya değiliz. Türkiye‘nin ciddi bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu düşünüyorum. Hem iktisadi hem de siyasi anlamda önemli değişimler var. Türkiye Cumhuriyeti’nin yerleşikleşmiş kurumlarına dönük müdahaleler var. Özellikle ideolojik kurumlara karşı sistemli bir saldırı var. Seçim yenilgisi de olmadığı için süreklileşti. Tüm dinsel ideolojilerin çıktığı geliştiği dönemler tarıma dayalı topluma işaret eder. Feodal toplumun dinsel ideolojisine karşı kentli toplumun karşı duruşu bu alana dair ciddi bir karşı çıkıştır. Bu karşı duruşu gerçekleştiren toplumların feodal topluma özgü dine dayalı modelden kurtulduğunu söyleyebiliriz. Kurtulamayanlar ise bu süreklilikte devam ediyor. Çağdaşlaşma da aslında bu tablo ile mücadele anlamına geliyor.

Dinci çevreler açığı kullandı
■Eğitim politikaları ile toplumsal dönüşüm arasında bağ kuruyorsunuz. Nedir bu ilişki?

Cumhuriyet’in ilk döneminde çağdaş değerler benimsendi. Çağdaş veriler hakim kabul edildi. Burada önemli adımlar atıldı. Batılılaşmanın açtığı yol çerçevesinde bu eğitim sistemi sürdürüldü. Ama o süreç zarfında bazı noktalarda açık verildi. Dinci çevreler bu açığı kullandı. Dinci çevrelere verilen ödünler bu çevreleri güçlendirdi. Tek parti dönemi sonrasında nasıl ilerledi mesele? Osmanlı özlemi duyan çağdaş değerlere mesafeli kesimler bu dönemde güçlendi. Güçlenmenin arka planında da ‘mağdur’ ya da ‘baskı’ altında kalmanın söylemlerini kullanma hali vardı. Dincilik buradan hegemonya kurmaya başladı. Bunu da demokrasi ve özgürlük adına yaptılar. Halkın oyunu almak için halkın inançlarına saygı duymanın önemini anlattılar. Politikalarını böyle yürüttüler. Saygı duyulacak noktalar arasında inancın en gerici tarafları da bulunuyordu. Bunun kabul edilir bir yanı yok.

■Nedir bu gerici yanlar?
Örneğin ezanın Türkçe okunması meselesi. Bundan daha rasyonel bir şey olabilir mi? Bir dini kendi dilinde anlamak istiyorsunuz. Ancak buna dinci çevreler karşı çıktı. Ezanın Türkçe okunmasını isteyenlere ciddi tepkiler meydana geldi. Dinini anlamak isteyenlere karşı ‘dinsiz’ suçlaması yöneltildi. Ben tek partiden çok partili döneme erken geçildiğini düşünenlerdenim. Bahsettiğimiz sorunların kaynağında bunun da olduğunu düşünüyorum. Tek partili dönemden çok partili döneme geçerken dinci çevrelerin sistemin açığından ciddi biçimde faydalanması ve buradan örgütlenmesi tarihsel bir gerçeklik. Buna önlem alınabilir miydi? Elbette alınırdı ama sanırım kontrol edilebilir diye düşünüldü, ama olmadı. Dinci çevreler toplumu ciddi biçimde örgütledi. Buradan güçlendiler. Siyasal kazanım elde ettiler. İmam hatipler ve mahallelerde Kuran kurslarının açılması da aynı toplumsal dönüşümün sac ayaklarını oluşturuyor. Yine ilahiyat fakültelerinin açılması aynı meselenin en kritik noktası.

■İlahiyat fakültelerinin açılmasına neden karşısınız?
Üniversitelerde ilahiyat fakültesi açılıyor ama bu olmaz. Sosyoloji derslerinde din sosyolojisini okutursunuz. Burada da sadece İslam değil tüm dinlerin sosyolojik bağlamda ele alınması esastır. Dinler tarihi yine olabilir. Böyle bir durumda kalkıp da ilahiyat fakültelerini meşru göstermenin anlamı yok. Bunun çağdaş eğitim açısından karşılığı yok. İşte ilahiyat fakültelerinde fıkıh, kelam gibi dersler okutuluyor bunun bilimsel eğitimle ne ilgisi var. Bu dallar dinin kendini meşru göstermesi açısından sunulan ‘kanıtlar’ ama bilimsel eğitimle uzaktan yakında ilgisi yok. Örnekler çoğaltılabilir tabi ama işte eğitimde meydana gelen bu tarz ‘dönüşümler’ dinci çevrelerin bugünkü güçlenme hallerini bizlere sundu.

■Çağdaş toplumda nasıl olur işleyiş?
Çağdaş toplumlarda bilimsel eğitim esastır. Siz bilimsel eğitim verirseniz toplum gelişir, hukuk gelişir. Kısacası bahsettiğiniz gibi insan özne olur, birey olur. Kul merkezli bir eğitimi esas alırsanız o toplumda hukuktan eğitime kadar var olan tüm dengeler dincilik lehine değişir. Kaynağı dünyevi olmayan ögeler dünyanın yönetilmesinde esas kabul edilirse orada birey de toplum da gelişmez.

dusunce-tarihi-calismalariyla-bilinen-alaeddin-senel-dinciligin-tarihsel-ilerleyisinde-egitim-en-kritik-nokta-378587-1.Egemenler açısından din her zaman araçtır
■Egemen sınıfların dinle ilişkisi tarihsel ve güncel olarak esas. Bu durumu açıklar mısınız?

Egemen sınıflar açısından din her zaman kullanışlı bir araçtır. İnsanların yönetilmesi noktasında bu araç tarihin çeşitli dönemlerinde kullanılmıştır. Fransız Devrimi burada tabi farklı bir incelemeyi hak ediyor. Feodalitenin din mekanizmasına karşı aklın bilimin ön açıcılığı belirleyici olmuştur. Çünkü dinin o dönemdeki uygulamaları sınıfsal açıdan farklı bir anlam ifade ediyordu. Ve dinciliğe karşı dinin egemenliğine karşı aklın egemenliğini esas alan burjuvazi o dönem mücadelesini vermiştir. Ancak Napolyon’un iktidarının farklı dönemlerinde ‘inanca’ farklı misyonlar biçmiştir. Bir dönem din eleştirisi, kiliselerde hümanizm derslerinin verilmesi esasken başka bir dönemde inancın gerekliliğine vurgu yapmıştır Napolyon. Bu işleyiş bağlamında Türkiye ile ciddi paralellikler olduğunu düşünüyorum. Dinin, inancın geri çekilişi söz konusuyken sonra sınıfsal kompozisyonun değişmesiyle birlikte egemen sınıfın toplumu ‘yönetmesi’ ya da kendi uygulamalarını meşru göstermesi için inanca dönüşü söz konusu olabiliyor. Dincileri güçlendiren toplumsal tablo bu.

■Bu noktayı biraz açabilir misiniz?
Feodal toplumdaki sınıfsal ilişkilerde de kapitalist toplumdaki sınıfsal ilişkilerde de yine dinin rolünü görüyoruz. Feodal toplumda ezen ezilen ilişkisinde burjuvazi tarihsel olarak ilerici bir rol oynamış ve toprak sahibine ‘dinle sömürüyü meşrulaştıramazsın’ demiştir. Buradan hareketle de dine yönelik eleştirel tutumu esas olmuştur. Ama feodalitenin ardından kapitalist toplumun ilişkileri yaygınlaşınca bu sefer feodal toplumda ezilen köle kapitalist toplumda işçi olmuştur. Bu sefer aynı mekanizma patron için geçerli hale geliyor. Patronun burada dini eleştirmesi ve dinciliğe karşı özgürleşmiş bir bireyi mi esas alması gerekiyor yoksa ‘çalıştırabileceği, fayda sağlayabileceği işçiyi mi’ İşte mesele burada çözümleniyor. Yani patron ya da burjuvazi için inancın kullanışlılığı burada ortaya çıkıyor. Günümüzde dinsel düşüncenin yerleşikleşmesi de bu denklemde berraklaşıyor.
Din politikası batıda ve Türkiye’de inanılmaz paralellik gösteriyor. Özellikle Fransız Devrimi sonrası ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş süreci, din politikaları açısından benzerlikler gösteriyor. Önce dinciliğe karşı ciddi bir basınç uygulanıyor. Biat kültürüne karşı mücadele esas oluyor. Ümmet değerleri yerine insan hakları hâkim oluyor. İlerleyen süreçlerde ise yavaş yavaş geri çekilme başlıyor.

İslam’da lidere müthiş koruma var
■Siz sıkça yazıyorsunuz, dinlerin kendi sistematikleri açısından hayata sürekli müdahale ettiklerini ifade ediyorsunuz? Din işleri ile dünya işleri ayrı olamaz mı?

Din işleri ile dünya işlerinin ayrı olması Hristiyanlık’ta bile olanaklı değilken, İslam’da mümkün olduğunu söylemenin hiçbir tutarlı yanı yok. İslami düşünceye bakıldığı zaman çok önemli bir kısmının bu dünya ile alakalı olduğunu göreceğiz. Öbür dünya ile ilgilenmiyor ki zaten. Miras nasıl paylaşılacak, Kaç kişi ile evlenilecek vs… O zaman siz bunu nasıl ayıracaksınız. Yine İslam’da yöneticiye karşı müthiş bir koruma var. ‘Allah’tan en küçük yönetim birimine kadar tüm alanlarda yöneticiyi koruyan bir anlayış söz konusu. Her türlü muhalefet ‘nifak çıkarma’ diye tanımlanıyor. Tarihsel açıdan bakıldığı zaman bir dönem dini sınırlandırma biçiminde hayata geçirilen laiklik daha sonra burjuvazi tarafından dini koruma kılıfına sokulmuştur. Uygulamalar dinin korunması esasına dayandırılmıştır.

■ Sizin ‘inanca saygı’ kavramına ilişkin eleştirileriniz var. Bunun nedeni nedir?
Saygı kavramının kendisi hiyerarşik bir kavram. Bu hiyerarşik kavramı saygı çerçevesinde düşünürseniz ortaya ‘her şeye saygı duyma zorunluluğu’ biçiminde bir formülasyon çıkacaktır. Söz gelimi bilimsel olmayan yaratılışçı teorilere saygı duymamız istenecek bu da yetmeyecek bu çerçevede eleştirmemiz yasaklanacak. Yani saygı kavramı çok yanlış yerlere götürülebilecek bilimsel düşünceyi engelleyebilecek bir araç haline gelebilir.

“İnançlara saygı” kavramının yanlışlığı kendini en çok “inançların özneleştirilmesi” noktasında gösterir. burada sorun, saygının inançlara mı insana mı gösterilmesi gerektiğinde düğümlenir. inançlar, hele inananlardan belli şeyleri yapmamaları ve belli şeyleri yapmaları üzerine buyruklar biçimi verilmiş olanlar, onlara saygı gösterilmesi beklentisiyle, özne hatta aşkınözne konumuna yükseltilip yüceltilirler."