Duvarı delen ağaç
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Yılbaşı gecesi bindiğim taksi beni yanlış bir sokağa getirmişti, ama taksiden inip sokağa daha dikkatlice bakınca, taksicinin adresi yanlış anladığından şüpheye düştüm. Gövdesi duvarın içinden geçen ağacın olduğu bu sokağı tanıyordum. Kimselerin olmadığı, sokak lambaları dışında hiçbir ışığın yanmadığı sokakta, ağacın içinden geçtiği duvarın dibine oturup biraz kafa dinlemek iyi olur diye düşündüm. Geçip giden yıla bakıp gazete yazım için bir şeyler düşünmeyi umut ediyordum ki, kara bir kedinin ağır adımlarla sokağın yukarısına doğru tırmandığını gördüm. Tam önümden geçerken durup başını bana doğru çevirdi. Bir şey söylemek istiyormuş da söyleyemiyormuş gibi bakıyordu. Yavaşça başını çevirip ağır adımlarla yürümeye devam edince, peşinden gitmek için bir istek uyandı içimde. Bir yandan, tek başıma böyle ıssız bir sokakta bir kediyi takip etme düşüncesi de tuhaf geliyordu. Ama zaten her şey tuhaftı o an.

Peşinden gittiğim kara kedi, beni aynı sokakta bulunan yıkık dökük ahşap bir binanın içine soktu. Ev o kadar sessizdi ki, önce kimse yaşamıyor sandım, merdivenler toz içindeydi, kediyle birlikte bir kat çıktıktan sonra kapısı açık bir odaya girdik ve karşımızda genişçe bir teras belirdi, içi çeşitli ebatlardaki saksılarda çiçeklerle doluydu ve apartmanların kuşattığı ıssız bir bahçeye bakıyordu. Terasın bir köşesinde ihtiyar bir kadın oturuyordu, tek başınaydı. Yastaymış gibi simsiyah giyinmişti.

“Geldin mi?” dedi ihtiyar kadın. Kedi, terasın alçak duvarına zıplayıp oradan bahçeye atladı.

“Gel otur” dedi, “ben de seni bekliyordum.” Şaşkın bir halde karşısındaki sandalyeye oturdum. “Beni beklediğinizi sanmıyorum” diyordum ki, gece yarısı burada ne aradığımı açıklamamın imkânsız olduğunu düşünüp sustum.

İçeri girdiğimden beri hiç yüzüme bakmamıştı. Bahçedeki ağaca bakıyordu. Baktığı ağacın, benim az evvel dibinde oturduğum duvarın içinden büyüyen ağaç olduğunu fark ettim.

“Buraları eskiden hayat dolu yerlerdi. Keşke sadece binaları yıksalardı, değil mi ama?” dedi gülerek. Neden güldüğünü anlamamıştım. “Kendilerini de yıkıyorlar, hem de öyle bir yıkıyorlar ki, geriye onlardan da bir şey kalmayacak” dedi. “Nasıl bu kadar emin olabilirsin ki?” diye sordum. “Telaşlarından belli değil mi, korku dolu oldukları için korku yayıyorlar, yaydıkları korkuyu görüp daha da korkuyorlar. Yeni bir yasa geçirecekler şimdi Meclis’ten, İç Güvenlik Paketi koymuşlar adını. Bir tür sıkıyönetim paketi. Seçimler yaklaşırken, muhalefeti susturmaya yönelik bütün tedbirleri alıyorlar. Bu ülkede herkes günü kurtarma telaşında olmayaydı, onca yavrunun canı yanar mıydı hiç?” dedi. “Beni, bunları söylemek için mi bekliyordun?” diye sordum, sanki daha önemli şeyler duymam gerekiyordu, bir film ya da roman sahnesini andıran böyle bir anda. “Korkmuyorsun, bu iyi bir şey” dedi. “Böyle söylediğin için, korkmam gerekiyor belki de” dedim. Yine güldü ihtiyar kadın. “Sana diyeceğim şey şu, yazarsın gazetene: Fanteziyle siyaset yapanlara karşı, akılla siyaset yapılmaz. Toplumsal dokuyu değiştirmek isteyen, aileye, okula, dile, kültüre her şeye müdahale eden bir fantezi güç var artık karşınızda. Neredeyse moleküler düzeyde iktidarını her yere yayıp büyüyen bir fantezi. Yani sadece akılla değil, fantezilerle karşılık verilmesi gereken bir güç. Azar azar, kısım kısım her şeyi çözüyorlar. Sonra bir bakmışsınız, hiçbir şey kalmamış. En kötüsü ne biliyor musun, bütün bu gazeteler, televizyonlar, iyiyle kötü arasındaki alternatifleri ortadan kaldırdı, her şeyi vasatlaştırarak bu fantezinin kökleşmesi için yer açtı. Gündelik hayatı deli sarmaşıklar gibi saracak yeni fanteziler üretmeden olmaz artık.”

O kadın kimdi, bunları söylemek için niye beni seçti, eve nasıl vardım bilmiyorum. Söylediği başka şeyler de vardı, gazeteye yaz dediklerini yazdım yalnızca. Yoksa her şey, dediği gibi bir fantezi miydi?