Duvarın bittiği yer
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Bu topraklarda yaşamak, her dönem zordu. Ne o bitmek bilmeyen savaşlarla dolu Osmanlı döneminde, ne de isyanlar, katliamlar, darbelerle geçen Cumhuriyet yıllarında... Şimdi yaşamak daha zor. Ve korkarım ki böyle devam ederse daha da zor olacak yaşamak. Çünkü yaşanılan ve çözümsüz bırakılan sorunlar, insanları radikalleştirmeyip fanatikleştiriyor. Aslında günümüz siyaset ortamının insanlardan talep ettiği şey de fanatiklik. Fanatiklik, bir şeye karşı duyulan “aşırı sevgi ve kabullenme” olarak tarif edilebilir kolaylıkla. Başbakan gibi çoğu politikacının seçmenlerinden talep ettiği şey de, radikalleşmeleri değil, fanatikleşmeleri. Çünkü radikalleri kontrol etmek zordur, seyirci olmak istemezler, ama fanatiklik öncelikle seyretmekle alakalı bir şeydir ve bu onları kolayca yönlendirilebilir kılar. Siyasetin bu hâli, önümüzü görmemizi engelleyen en önemli nedenlerden birisi.
 
Açlık grevlerinin geldiği nokta, birçok kişi gibi, beni de endişelendiriyor. Ölümlerin başlamasıyla her şeyin başka bir sürece gireceğini ve fanatikliğin daha çok görünürleşeceğini öngörebiliriz. Başbakanın tam da bugünlerde, idam cezasının geri getirilmesinden bahsetmesi, hükümetin açlık grevleri ve Kürt sorununa bakışında nasıl bir yol izleyeceğini de gösteriyor bir bakıma. Bu yol, önceki hükümetlerin izlediği yoldan farklı değil. Yakınlarda Cengiz Çandar’ın İletişim Yayınları’ndan “Mezopotamya Ekspresi” adlı kitabı çıktı. O kitapta Cengiz Çandar, Başbakan’la ilgili bir anısından bahsediyor. Çandar, Diyarbakır’da 12 Ağustos 2005’te ilk defa bir başbakanın konuşmasında “Kürt sorunu” demesinden etkilenir ve kendisiyle yaptığı bir uçak yolculuğu sırasında bu görüşünü Başbakan’la paylaşır. Başbakan, “Kürt sorunu demiş olmam rahatsızlık yarattı. Daha başka bir şey bulmalıydım. Ne bileyim; Kürt kökenli vatandaşlarımızın sosyal ve ekonomik sorunları gibi bir şey…” der. Çandar da, “Sayın Başbakan, işte Kürt sorunu tam da budur” diye karşılık verir. Başbakan’ın Kürt sorunu konusunda kafasının karışık olduğunu mu anlamalıyız bu sözlerden, yoksa aslında başından beri niyet ve sözlerinin farklı olduğunu mu? Ya da Başbakan’ın kendi tabiriyle acemilik döneminin bir hatası olarak mı görmeliyiz o konuşmayı? Şimdi ustalık döneminde ve idam edilenlerin mektuplarını okuyarak gözyaşı döktüğü günlerden idam cezasının geri gelmesini talep ettiği günlere geldik. İdam cezasının bu kadar rahat talep ediliyor olması da ayrı bir sorun. Avrupa Birliği’ne katılmak için çıkarılan yasaların kazanılmış değil verilmiş demokratik haklar sunmasının, Türkiye’nin kendi demokratikleşme sürecini baltaladığına dair yazılar yazmıştık o günlerde. Verilmiş haklar, mücadele ederek kazanılmadığı için kolayca geri alınabilirdi çünkü. Bir sabah uyanıyorsunuz ve sırf Avrupa Birliği istedi diye idam cezasını kaldırıyorsunuz. Ve yine bir sabah uyandığınız zaman, bir bakmışsınız idam cezası geri gelmiş...
 
Bu aralar sabahlara kadar masama zincirlenmiş gibi çalışıyorum. Kitaplar geçip gidiyor önümden, yazılar uçuşup duruyor ve penceremin perdeleri sürekli kapalı. Sanki perdeyi açıp göreceğim şeyden ürkecekmişim gibi… David Lynch’in “Mulholland Çıkmazı” adlı filmindeki “kâbusunu arayan adam”a benzetiyorum biraz hâlimizi. Adam, bir lokantada arkadaşına gördüğü korkunç bir rüyadan bahseder. Her şey tıpkı rüyasındaki gibi cereyan etmektedir. Birazdan lokantadan çıkıp bir telefon kulübesinin önünden geçecek ve tam duvarın bittiği yerde de korkunç bir yaratıkla karşılaşacağından emindir adam. Birlikte lokantadan çıkarlar ve arkadaşı, ürkek adımlarla rüyasında gördüğü yere ilerleyen adamı şaşkınlıkla takip eder. Ve tam da adamın anlattığı gibi o yaratık, duvarın bittiği yerde aniden karşısına çıkar ve adamı öldürecek kadar korkutmayı başararak gözden kaybolur. Kâbusunu arayan o adam gibiyiz. O kâbustaki yaratık bizim için, içinde kaybolduğumuz bu akıl dışı sürecin ve fanatizmin beslediği totalitarizmdir belki de. Gerçekten o yaratığı görmek istediğimizden emin miyiz? Tam orada işte, duvarın bittiği yerde bizi bekliyor. Onun yüzünü defalarca gördük, hatta insanlık tarihine bakarak onun neye benzediğini ve nasıl korkuttuğunu da biliyoruz. O filimdeki sahnede, kâbusunu arayan adamın gerçekte uyanık olduğundan şüpheliyim, tıpkı bizim de uyanık olduğumuzdan şüphe ettiğim gibi. David Foster Wallace’ın “İğrenç Adamlarla Kısa Görüşmeler”de yazdığı gibi, televizyon ve ticari sanat kültürü insanları tembelliğe ve çocukça beklentilere sevk ederek taklitler ve kopyalardan oluşan bir rüyanın içine hapsediyor. O rüya olmasa, kimse karın tokluğuna, iş güvenliğinden yoksun ve dolaylı ya da dolaysız aşağılandığı çalışma kamplarına gitmez. Belki de kâbusunu arayan adamın derdi, o yaratığın yüzünü görerek hapsedildiği rüyadan uyanmaktır, kim bilir