Duygudan pratiğe ‘özgürlük’
Murat Müfettişoğlu Murat Müfettişoğlu
İnsanın varlığını sürdürmesi, kabul etmesi gereken gerçeklerle kabul etmemesi gereken durumları ayırt edebilmesine bağlıdır. Söz gelimi, ‘bir arada yaşamak’ kabul etmesi gereken gerçeklerden biriyken, ‘tek taraflı yaptırım ve sömürü’ kabul etmemesi gereken durumların başında gelir

‘İnsanlar bilmediklerinin tutsağıdırlar, bilgiye ulaşınca özgürleşirler’
Baruch Spinoza

Varlığımız, canlı cansız pek çok varlıkla girdiğimiz ilişkilere bağlıdır. Spinoza bu nedensellikten yola çıkarak ‘İnsan iradesi özgür değildir’ der ve -insan merkezli özgür irade varsayımının aksine- bunun bir hakikat olduğunu iddia eder. İnsanlara küsüp (sözde) özgür irademizle münzevi bir hayatı tercih etsek bile, bir kedinin, sardunyaların, hatta bir insanın yarenliğine ihtiyaç duyarız. Yemeklere ve oksijene küsme şansımızsa zaten yoktur. Bu tür bir eğilim ölüme yakın durmak anlamına gelir.


Hayatta değiştiremeyeceğimiz doğal yasaların ve değiştirebileceğimiz koşulların bilgisine sahip olmak, varlığımızı güçlendiren şeyleri arzulamak, tehdit eden şeylere karşı koymak irademizi özgürleştirmeye yetmese de özgür hissetmemize yeter. Bu da hem zihinsel hem bedensel anlamda ‘eylemekle’, yani merak etmekle ve deneyimlemekle mümkündür. Başta insanlar olmak üzere, canlı cansız varlıklarla kurduğumuz ilişkilerde etkileme ve etkilenme kapasitemizin artması da bu çabalarımıza bağlıdır... Özgür hissetmemizin basit mantığını bu şekilde özetledikten sonra değerli felsefecimiz Çetin Balanuye’nin ‘Spinoza’nın Sevinci Nereden Geliyor?’ adlı enfes kitabındaki şu cümlesini paylaşalım: “Spinoza’ya göre olup biteni bir ölçüde kavrama olanağımız vardır ve bu bizim yegâne özgürleşme yolumuzdur.”

İngiliz asıllı edebiyatçı ve savaş karşıtı düşünür Edward Bond ise, değiştirebileceğimiz halde itaat etmeyi tercih ettiğimiz durumlara ve onların sonuçlarına dair şöyle der: “İnsanlar hayatta kalabilmenin tek yolunun ‘kabul etmek’ olduğunu düşünürler ve sonunda bu durumun onları yok edeceğini görmezler.”

İnsanın varlığını sürdürmesi, kabul etmesi gereken gerçeklerle kabul etmemesi gereken durumları ayırt edebilmesine bağlıdır. Söz gelimi, ‘bir arada yaşamak’ kabul etmesi gereken gerçeklerden biriyken, ‘tek taraflı yaptırım ve sömürü’ kabul etmemesi gereken durumların başında gelir. Meseleye bu şekilde bakabilen bireylerin sayısı toplumun politik vizyonunu belirler. Vizyonun belirlediği yapının devamlılığı ise bireylerin etkileme ve etkilenme kapasitelerine bağlıdır. Kendimizi özgür hissedebileceğimiz bir yaşamın kurulumunda ve sürdürülmesinde toplam kapasitenin neye karşılık geldiği önemlidir. Kapasitenin açığa çıkmasının yoluna gelince; dozunda özerklikle mutlak örgütlülüğün sentezinden geçer. Nazım’ın dediği gibi; “Bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçesine!”

Ağaçlar hareket edemeyen tikel varlıklardır; bir araya gelerek ormanı oluştururlar. Canlı varlıklar türdeşleriyle ve diğer canlı türleriyle oluşturdukları habitatlar sayesinde varlıklarını sürdürürler. Biyolojik ömürleri bitince yerlerini yenileri alır. İnsan, canlı varlıklar arasındaki karşılıklı fayda ilişkisinden(mutualizm) muaf olmadığı gibi, yaşamın(Bios) doğal etiğini kavramakla yükümlüdür. Zira olgular ve olaylar hakkında derinlemesine düşünme, bağıntılar kurma ve sonuçlar çıkarma yetisine sadece insan sahiptir. Dolayısıyla insanın kendisini özgür hissetmesi iradesinin özgür olmadığını idrak etmesiyle ilgili ‘etik’ bir sorundur. Karşılıklı fayda ilişkisi içinde olduğumuz canlıları hiyerarşiye tabi tutmamak, en önemlisi sömürmemek söz konusu etiğin gereğidir, özgürlük hissinin de zeminidir. Ortada (mutlak) yasalar varsa ve (sözde) özgür irademize yaslanarak yasaları delersek –bırakın özgür hissetmeyi- kendi mezarımızı kazmaya başlarız. Bugün kapitalizmin ve onun ürettiği bozulmuş iradenin tam olarak yaptığı budur. En trajik örnekleri ise ekolojik yıkım ve savaşlardır!

Dâhil olduğumuz ilişkiler ağı zannettiğimizden çok daha belirleyici, çok daha bağlayıcıdır. İranlı düşünür Ali Şeriati ‘İnsanın Dört Zindanı’ adlı kitabında, önce Doğa’ya, sonra tarihe, daha sonra topluma ve son olarak da kendimize kayıtlı oluşumuzdan söz eder. Bu verili durumu da “mahpusluk” olarak betimler.

Doğa’ya, tarihe, topluma ve kendimize kayıtlı oluşumuz bir tür mahpusluk gibi görünse de ‘kader’ değildir. Çünkü işin içinde insanın yapıp edebilme kudreti vardır. Ayrıca ortada mahpusluk varsa kurtulmak, hapishaneyi tasarlayanları ve hüküm verenleri de sorgulamak gerekir. Kabul etmemiz gereken gerçeklerle kabul etmememiz gereken durumları ayırt ederek harekete geçtiğimizde, yani özgürlük hissimizi artıran eylemlilikler içinde olduğumuzda hem mahpusluk duygusundan kurtulur, hem de kaderimizi tayin etmiş oluruz.

Ormanı oluşturan ağaçların yaptığı gibi; yaşam alanı oluşturma ve bu sayede yaşamda kalma çabası içindeyiz. İradi bir varlık olan ‘insanla’ iradesiz bir varlık olan ‘ağaç’ arasında benzerlik kurulamayacağı, hele ki özgürlük kavramı üzerinden hiç kurulamayacağı öne sürülebilir. Lakin, insanın özgür iradeye sahip olmadığına ikna olduysanız, ağaçların iradesizliğini o kadar da sorun yapmayınız. Ağaçlarla aramızdaki farkın ‘akıl’ olduğu, aklın da bize sorumluluk yüklediğini unutmayalım yeter.

Bitkisel bir yaşamı tercih etmemek özgür yaşamın bilgisine sahip olmayı gerektirir. Özgür yaşamın bilgisi dendiğindeyse akla ‘etik’ gelir.

Doğa’nın işlerindeki mutlak yasaları görmek, insanın yaptığı işlereyse çözümleyici yaklaşmak, hatta radikal eleştiriye tabi tutmak “Ütopya” öncesi özgürlük pratikleridir. Bu bağlamda çözümlemenin ve eleştirinin kapsamını geniş tutmak önemlidir. Sadece muktedirlerle sınırlandırmak kurumsal muhalefeti kemikleştirebilir belki, ancak kurucu muhalefetin alanını genişletmeye yetmez. Ayrıca kurumsallaşmış bir muhalefetin -çoğu zaman- Distopya’nın yeniden üretimine hizmet ettiği unutulmamalıdır. Zira bir sürecin kurumsallaşmasıyla kuruculaşması arasındaki fark, yaşamla ölüm arasındaki fark gibidir. Velhasıl, bireysel özgürlük hissinin toplumun özgürlük talebiyle buluşması zorunludur. Bireye ‘içkin’ duygulardan biri olan ‘özgürlüğü’ toplumsal boyutta “aşkın” bir ilke kılmak, onu bir hissediş olmanın ötesinde tatminkâr bir pratiğe dönüştürür.Sonuç hakiki Yaşam’dır.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız