Düz dünyanın masalları
UĞUR KUTAY UĞUR KUTAY

Sinema ve edebiyat gibi sanatsal üretim alanlarında İslamcıların işi çok zor: 7. yüzyıl Arabistan koşullarına göre düzenlenmiş bir dogmayla 21. yüzyılda yaşamaya çalışmak, bu sırada İslam’ın ne kadar güzel bir din olduğunu tebliğ eden ‘iyi Müslüman-kötü gayrımüslim/dinsiz/ateist’ hikayeleri anlatarak 21. yüzyıl insanlarını 7. yüzyıl koşullarında yaşamaya ikna etmek…

İngiltere merkezli The Islamic Foundation adlı kuruluş bu tuhaf zorluğu aşabilmek icin özellikle çocuk kitaplarına önem veriyor. TIF’in kurduğu veya desteklediği yayınevleri ağacı yaşken eğmek, dinden başka değer ölçüsü bilmeyen ‘mücahid’ nesiller yetiştirmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Böylece TIF’in sitesinde ‘0-5 yaş’ kategorisinde şu tür kitaplarla karşılaşabiliyorsunuz: Cennetin ne kadar güzel ve dünyaya tercih edilesi bir yer olduğunu anlatan Amazing Jannah (Muhteşem Cennet); minicik kız çocuklarını birkaç yıl sonra girmek zorunda bırakılacakları tesettüre yönlendiren I Can Wear Hijab Anywhere! (Her Yerde Tesettüre Girebilirim)...

Ama asıl ilgimi çeken İslam’a uyarlanmış resimli masal kitapları oldu. Önce üvey anne ve kız kardeşlerinin ezdiği dindar genç kızın öyküsünü anlatan Cinderella’yı (Külkedisi), sonra da Snow Ball’u (Pamuk Prenses) okudum. Yazar Fawzia Gilani ve ressam Shireen Adams ilk masalı yapısına uygun biçimde bir İslami pembe diziye dönüştürmüşler, ikinci masala yaptıklarıysa tüm dünyayı dine göre biçimlendirme çabasının tipik örneği olarak tarihteki yerini alıyor.

Pamuk Prenses’in bu versiyonunda, avcının kızı öldürmekten vazgeçmesine kadar yaşananlar neredeyse aynı. Sonra şunlar oluyor: “Pamuk nihayet bir kulübe görmüş. Yardım bulma umuduyla koşmuş, kapıya vurmuş ama kimse açmamış. Tekrar vurmuş kapıya, yine kimse açmamış. Bu sefer daha güçlü vurmuş, yine kimse kapıyı açmayınca Pamuk eşiğe kıvrılmış, Kuran’ı göğsünde sıkı sıkı tutarak uykuya dalmış. Gece olurken bir şarkı duyulmuş: ‘Allah Allah! Dilimizde hep sen, her adımda seni düşünürüz. Allah Allah ya Allah!’ Kulübenin sahipleri geliyormuş. Bunlar her gün ormanın ötesindeki tarlada çalışan yedi inançlı cüce kız kardeşmiş. Kulübeye ulaşıp eşikte uyuyan Pamuk’u görünce şaşırmışlar. ‘La havle ve la kuvvete illa billah!’ demiş biri. ‘Bu çocukcağız ormanda tek başına ne yapıyor?” demiş bir diğeri. ‘Süphanallah!’ demiş üçüncüsü. Dördüncü ‘Estağfirullah!’ demiş, ‘birilerinden kötülük görmüş galiba’. Cücelerin en güçlüsü ‘La ilahe illallah!’ deyip uyuyan kızı nazikçe kucağına almış, içeriye götürmüş.” Eh, Pamuk yedi erkekle bir arada kalacak değil ya!

Tanışma sahnesi: “Cücelerden biri Pamuk’a bir adım yaklaşmış, yüzünde geniş bir gülümsemeyle ‘Benim adım Kibar Atifa. Bunlar benim kardeşlerim, burası bizim evimiz.’ Demiş. Sonra kardeşlerini tek tek tanıtmış: ‘Bu Bilge Batrisiya. Kendisi çok bilgilidir maşallah. Bu Cesur Basile, güçlü ve cesurdur. Şuradaki Merhametli Gufran, içimizde en bağışlayıcı olan odur. Şu sandalyede oturan Adil Adile, çok dürüst ve adildir. Onun yanındaki Cömert Kerime’nin, iyilik dolu bir yüreği vardır. Sabırlı Sabire şimdi namaz kılıyor, o hiçbir şeyden şikayet etmez ve çok güzel Kuran okur.”

Pamuk bu yedi kız kardeşin yanında, bir manastır havasında yaşamaya başlar. Ama aynadaki cinden Pamuk’un yaşadığını öğrenen üvey anne bir Ramazan günü ormandaki kulübeye gelir. Pamuk’a iftarda yemesi için zehirli hurmalar verir. İftar vakti duasını edip hurmalardan yiyen Pamuk bir türlü uyanamadığı bir uykuya dalar.

“Sonra bir gün atıyla bir prens çıkagelmiş: ‘Esselamu aleyküm nine, kuyunuzdan biraz su içebilir miyim?’ Pamuk’u hava almaya çıkarmış olan Cömert Kerime ‘Aleyküm selam’ demiş, ‘İnşallah evlat, iç tabii. Ben sana biraz da yiyecek getireyim.’ Prens suyu içtikten sonra tekerlekli iskemlede gözleri kapalı, yüzü soluk, kucağında Kuran ile oturan Pamuk’u görmüş. Cömert Kerime’ye sormuş: ‘Hasta mı?’ Kerime içini çekip üzüntüyle başını sallamış. Diğer cüceler de gelip Prens’i selamlamış, Pamuk’u anlatmaya başlamışlar: ‘Kuran okurken sesi onun kadar güzel olan yoktur’ demiş Sabırlı Sabire ağlayarak. ‘Gittiği her yere rahmetli annesinin hediyesi olan Kuran’ı da götürürdü.’ demiş Adil Adile… Prens diz cöküp ellerini kaldırmış, Fatiha’yı okuduktan sonra ‘Ey yüce Rabbim, bu kuluna şifa ver’ deyip Pamuk Kız’ın yüzüne üflemiş.”

Sonra Prens annesini Pamuk’u iyileştirmesi için ormana gönderir. Pamuk uyandığında ilk sözü ‘la ilahe illallah’ olur. Kraliçe oğlunu Pamuk’la evlendirmeye karar verir. Üvey anne bu sefer zehirli bir tarakla saldırıya geçer ama Pamuk bundan da kurtulur.

Ve final: “Üvey anne büyük bir ceza beklentisiyle ‘Ne yapacaksın bana?’ diye sormuş. Pamuk ‘Allah’ın emrine uyup seni bağışlayacağım.’ demiş. Üvey anne inanmaz bakışlarla bakarken Pamuk şu ayeti okumuş: ‘İçlerinden pek azı hariç, onların daima bir hainliğini görüyorsun. Yine de sen onları affet ve aldırış etme. Çünkü Allah iyilik yapanları sever.’ (Maide, 13) Üvey anne mırıldanarak ‘Ama ben çok kötü şeyler yaptım’ deyince Pamuk yine bir ayetle karşılık vermiş: ‘Ancak bundan sonra tövbe edip kendilerini düzeltenler müstesnadır. Şüphesiz Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.’ (Al-i İmran, 89)”

İşte böyle; mantıklı yetişkinleri ikna edemeyeceklerini bildiklerinden henüz dünyayı tanımayan çocukları 7. yüzyılda yaşatmak için uğraşıyorlar. Aynı şeyi imam-hatip açarak yapmaya çalışanlar da var, ama o başka bir masal...