‘Edebiyat güzele ve umuda meyil için’
04.11.2017 13:04 BİRGÜN KİTAP
Dildeki sadeliğin kolay olmadığını savunan Türker “Sadeliği peşinen olumlayan ya da her metnin sade ve süssüz bir şekilde ortaya konulması gerektiğini savunanlardan değilim” diyor

BURAK ABATAY - @abatayburak

Yazar Dilek Türker, Hep Kitap etiketiyle ‘Avucumda Çimen İzi’ adını verdiği ilk kitabını okurla buluşturdu. Türker, 16 öykünün yer aldığı kitapta, samimiyetle ve sevgiyle oluşturduğu karakterleriyle korunaksız bir dünyada umudun varlığını okutuyor bizlere. Gerçekliğin basit ve sade bir dille anlatıldığı kitap üzerine Türker ile konuştuk.

-İlk kitabınızla okurla buluştunuz. Yazma serüveniniz nasıl başladı?
İçimde bir şeyler anlatma isteği uyandığında, ilk başlarda günlük tutmaya başladım, sonrasında günlüklerin yerini uzun mektuplar aldı. Mektup yazmak hâlâ sevdiğim bir ritüel, önemli bir iletişim aracı benim için. Öykülere gelince… Bir anlatı olarak öykünün temel öğeleriyle ama en çok da içimde biriken hikâyelerin varlığıyla Yekta Kopan’ın yazma atölyesinde karşılaştım. Orada geçirdiğim zamanlar, tanıdığım insanlar, Yekta Bey’in hocalığı benim için dönüştürücü bir deneyim oldu. Böylece öykü yazmaya başladım.

-Türk öykücülüğü ile ilgili çok iyimserim. Çok sayıda üretim yaşanıyor. Öykü dergilerinin sayıları artarken nitelikli işlerle de çok sık rastlaşıyoruz. Bu meseleye nasıl bakıyorsunuz?
İyimserliğinizi paylaşıyor, öykücülüğün bu durumundan adeta bir sevinç duyuyorum. Bunun iki yönü var: Birincisi okur olarak duyduğum sevinç. Öyküleri yoluyla tanıyıp sevdiğim yazarlarlarla kurduğum edebi kardeşlik duygusunun sürekli yeni yazarlarla çoğalması, okurken keyif aldığım yeni öykülerin birikmesi.. İkincisi ise öyküler yazan biri olarak ilham kaynaklarımın artması…

-Sizin takip ettiğiniz kimseler var mı?
Yeni isimlere kulağım hep açık. Çıkan yeni öykü kitaplarını okuyor, seversem yazarın devam kitaplarını heyecanla bekliyorum. Bununla birlikte artık kalıcı olduğunu kanıtlamış, birden çok eser vermiş sevdiğim yazarların da bir yandan kitaplarının yolunu gözlüyorum, bir yandan da dergilerde, bloglarda veya sosyal medyadaki yazılarını özellikle takip ediyorum. Bunlar arasında Barış Bıçakçı, Yekta Kopan, Karin Karakaşlı, Melisa Kesmez, Başar Öztürk, Hasan Ali Toptaş, Faruk Duman, Mahir Ünsal Eriş, Senem Tepe, Aylin Balboa, Zeynep Kaçar, Engin Türkgeldi var. Başucumda her daim Sait Faik, Cemal Süreya, Didem Madak duruyor. Ursula Le Guin ve Truman Capote’nin de yeri ayrı bende.

-Öykülerinizde aile bağlarına ilişkin kuvvetli anlatımlar var. Bu hususta bir kastınız var mı? Aile anlatımlarıyla özellikle ulaşmaya çalıştığınız bir sonuç var mı?
Elbette hikâyeleri anlatırken sezdirmek istediğim hisler, oluşturmaya çalıştığım atmosferden okuyucunun iç dünyasına yansımasını istediğim bir genel düşünce var. Ama bu his ve düşünce bir cümleye indirilir ya da izaha kalkışılırsa dokusunu ve anlamını yitirir gibi geliyor. Yine de en temelde mutlaka bir niyetten bahsetmek gerekirse, amacım benim aklımda beliren açık bir mesajı iletmek değil, okurun aklında bir şey oluşmasını sağlayacak uygun öykü dünyasını yaratmak.

-Özel bir soru olacak belki ama babanıza atfen yazılan bir kitap. Babanıza ait özel bir yer var mı?
Babamı kaybetmek hayatımın en kederli olayıydı. İlk zamanlar bu sorunuza cevap vermek çok zor olurdu muhtemelen. Ancak şimdi her an hissedilen keder yerini tüm hayatıma yayılan bir eksiklik duygusuna bıraktı ve otobiyografik bir detay veya doğrudan bir yaşanmışlığın aktarımı ile değil belki ama bir duygu durumunun oluşmasında, bir betimlemenin verdiği çağrışımda veya anlatılan hikâyelerin özünde, genel anlamda bu eksiklik duygusunun bende uyandırdıkları hâkim. Ölümü görmezden gelemiyorum artık, ama yaşamı da değerli buluyorum; bu iki sarsıcı düşünce arasında da duyumsadıklarımı hikâyelerle anlatmaya çalışıyorum. Yani evet, babamın yeri ve yokluğunun yazdıklarımda yeri çok özel.

-İyi yürekli vicdanlı karakterleri ve onların hayatlarını okuyoruz kitapta. Edebiyat kötülüğü iyileştirebilir mi?
Edebiyata böyle bir misyon yüklenebilir mi veya edebiyat bir misyon ile yapılırsa değerini koruyabilir mi? Bu sorulara cevabım olumsuz. Diğer yandansa edebiyatın bir iyilik, iyi ve güzel olana meyil edilmesine vesile olacak bir duyu kazandırdığı da muhakkak. Hangimiz Sait Faik okuduktan sonra yaşama sevinciyle dolmayız ki? Ya da sokakta onun karakterlerine benzeyen birini gördüğümüzde hüzünlenmeyiz? Neticede edebi haz bir tür esriklik ise, iyi bir kitap okunduğunda da bu esriklik, insanın gündelik hayatında kolayca göstermediği ikinci, daha aşkın bir benliğin ortaya çıkmasını sağlıyor bence. Gerçi tam da burada Aylak Adam’da geçen ‘kısa ömürlü bir yaratık’ olan sinemadan çıkmış insanı anmak gerekir. Çok çarpıcı anlatmıştır Yusuf Atılgan, gördüğü filmin etkisiyle insanlarla barışık, salt çıkarını düşünmeyen, büyük işler yapacağı umulan ama ömrü çok kısa olan bu insanı. Çünkü dışarısı sinemadan çıkmayan, asık yüzlü, kayıtsız, sinsi insanlarla doludur ve sinemadan çıkan insan da onların arasına karışarak kaybolur. İyi bir kitap okuduğumuzda da sıkıca kitaba sarılıp, umut dolu hissedebiliriz. Ya da güzel bir müzik dinlediğimizde büyük hayaller kurabiliriz. Ama bu hal kısa sürer bana kalırsa. Çünkü hem etraf ömründe bir kez bile sinemadan çıkmamış, bitirdiği kitabı sıkıca göğsüne bastırmamış, müzik dinlerken kendi kendine gülümseten hayaller kurmamış insanlarla doludur, hem de onlar, içimizdeki iyiliğe ve güzelliğe meyleden insanı öldürdüklerinin farkında bile değillerdir, bunu umursamazlar bile. En nihayetinde de yaşadığımız çağ karanlık ve insanın özü de kötüdür zaten. Edebiyatın bunun için kalıcı bir çaresi yoktur bence.

-Öykülerinizde sık sık şununla karşılaştım: Ya çocuklar kendi hayallerini anlatıyor ya da erişkinler çocukluk hayallerine dem vuruyor. Çocukluğu bir özne olarak kullandığınızı söylemek mümkün mü?
Çocukların dünyayı algılayış biçimiyle yetişkinlerin dünyası çarpıştığı zaman ortaya çıkan durum ve olaylarda, edebi olarak faydalandığım birçok yönlülük var. Bu anlamda evet, çocukluk yetişkinlerin dünyası hakkında kurduğum cümlelerin sürükleyici öznesi bazı öykülerimde.

-Eşinin mezarına evsiz ayyaşlar içebilsin diye rakı koyan bir karaktere şahit oluyoruz. Bu kadın özlem mi, umut mu vaat ediyor okura?
Dayatılan gerçeklik algısıyla bağını kopartıp, kendini yaşama cesaretini gösteren insanları seviyorum. Bu öyküdeki karakterin de böyle biri oluşu benim içimde bir özlem duygusundan çok, her şeye rağmen hayatta kendine ait duruşuyla varolabilen ve düşkünlerle empati kurabilen birinin sevecenliğinden doğan bir umut uyandırıyor.

-Dilinizi sade, basit ve süssüz buluyorum. Bu kolay görünen ancak altından kalkması zor bir iş. Siz dildeki sadelik hakkında ne düşünüyorsunuz?
Dildeki sadeliğin kolay olmadığı fikrinize katılıyorum. Ancak sadeliği peşinen olumlayan ya da her metnin sade ve süssüz bir şekilde ortaya konulması gerektiğini savunanlardan değilim. Dil, anlatıcının enstrümanı ise anlattığı şeyi en iyi ortaya koyabileceği düzen ve ritimde çalınmalı. Anlatmak istediğiniz şeyin özünü, bazen tek ve yalın bir cümle ile, bazen de karmakarışık ve uzun cümlelerden sızan fikirlerle verebilirsiniz.

-Bizleri bekleyen başka işleriniz de olacak mi?
Bir süredir aklımda hikâyeler biriktiriyordum, artık yazmaya başladım. Yine öyküler yazmaya devam edeceğim.