Edebiyatın sansür gücü
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Başbakan, Ece Ayhan’ın “Yalınayak Şiirdir”inden bir dizeyi araklayıp “Biz tüzüklerle çarpışarak büyüdük” diyor kendisiyle röportaj yapan “The Istanbul Review" dergisine. Başbakan, Ece Ayhan’ın o şiirini okudu mu, okuduysa ne anladı bilmiyorum ama, Ece Ayhan’ın, adını ve şiirinden bir dizeyi anarak kemiklerini sızlattığına eminim. Çünkü Başbakan’ın tüzüklerle çarpışmaktan anladığı şey, Ece Ayhan’ın anlatmak istediği şeyin tam tersi. Birisi kaymakamlık yaparken istifa etmiş, yoksul bir şair olarak aramızdan ayrılmış, diğeri o çarpışarak büyüdüğü tüzüklerin efendisi olmuş, hatta şimdi o tüzükleri bir iktidar aracı olarak kullanıp başkalarını tüzüklerle çarpıştıra çarpıştıra büyütüyor.
 
Pekiyi, Başbakan, Ece Ayhan’ın bu dizesini hangi meseleyle ilgili soruya yanıt verirken kullandı dersiniz: Edebiyatta sansür... Şöyle diyor Başbakan: “Sansür, sadece edebiyatta değil, sanatta, medyada, siyasette ve diğer alanlarda da kabul edilmez bir engelleme yöntemidir. İfade özgürlüğü, bizim de üzerinde hassasiyetle durduğumuz ve standartlarını her geçen gün yükselttiğimiz bir alandır.”
 
Hapiste yatan yazar ve gazeteciler yüzünden Türkiye'ye gelmeyi reddeden Paul Auster’e haddini bildiren aynı Başbakan değil miydi? Daha basılmamış bir kitabın toplatılmaya çalışıldığı zamanlarda, kendisi şiir okuduğu için cezaevinde bir mahkûm muydu, yoksa başbakan mıydı? Yakınlarda, Başbakan’ın partisi, Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na basına sansürü arttıran bir teklif götürmemiş miydi? Yine aynı Başbakan, Erbil Tuşalp’e Birgün’de yayımlanan yazısı yüzünden dava açıp tazminat ödettirdiği için, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde Türkiye’yi 5 bin euro tazminat ödemeye mahkum ettirmemiş miydi? William S. Burroughs’un “Yumuşak Makine”sini, Chuck Palahniuk’un “Ölüm Pornosu”nu, bilirkişi raporları “sansürlenmesin” kararı vermesine rağmen, kitapların yayıncıları ve çevirmenlerini, bir daha böyle şeyler yaparsanız yeniden yargılarım diye tehdit eden bir kararı, yine başbakanı olduğu ülkenin mahkemesi vermemiş miydi? Basına yönelik sansürün sadece yasalar aracılığıyla gerçekleşmediğini, iktidar partisinin elindeki her tür aracı kullanarak medyayı nasıl sessizleştirdiğine herkesin tanık olduğu bir zamanda, Başbakan nasıl olur da, ifade özgürlüğünün standartlarının her geçen gün yükseltildiğinden bahsedebiliyor?
 
İçimin daraldığını gören, üç kulaklı kedi dostum İvam yanıma geldi hemen. Sansürcülerle ilgili komik şeyler anlatmaya çalıştı. Onların genellikle iyi kitapları yasakladığından, yıllar sonra sansürlenen kitapların nasıl üniversitelerin okunması zorunlu kitap listelerine girdiğinden…. İvam’a göre sansürcüler, gerçeklerle yüzleşme konusunda beceriksiz ve korkak oldukları için, sansüre ihtiyaç duyuyorlardı.
 
İvam gibi üzülemiyorum sansürcülerin varoluşsal sorunlarına. Sansür, birtakım insanların varoluş sorunları yüzünden kaynaklanan bir mesele olmaktan daha öte bir şey. Bugünlerde YKY tarafından yayımlanan “Cogito” dergisi, Michel Foucault’yu özel bir sayıyla ağırladı sayfalarında. Foucault, iktidarların kimliği sabitleme, bir hiyerarşiye dahil edip denetleme stratejileriyle uğraşmıştı. Sansür, o stratejilerin araçlarından birisi. Gazete ve dergilerde teşhirci pek çok metne izin varken, edebi metinlere sansür uygulanmasının bir anlamı olmalı mutlaka. Televizyonlarda ya da gazetelerde kullanılan dil, iktidar söylemine ait kontrol edilebilir bir dildir ve cinselliğin sömürüsü ve denetlenmesi amacına hizmet eder çoğunlukla. Ama edebi metinler, edebi oldukları sürece başka bir söyleme dahildirler ve ürettikleri hakikatin kontrol edilmesi öyle kolay gerçekleşmez. Çünkü, edebiyat ve sanat, iktidarların en çok korktukları bir alana yönelerek kültür ve etik içinde çalışarak yeni anlamlar, yaşam tarzları üretirler. Yoksa hiçbir iktidar baskıcı ve sansürcü olmak istemez. Baskı ve sansürün olumsuz çağrışımlarından uzak bir biçimde, bedeni ve cinselliği kuşatmanın yollarını arar ve sevilmek ister her iktidar. 
 
Türkiye’de baskı ve sansür açısından yaşadığımız bu ağır sürecin en önemli nedeni, ülkenin güçlü bir muhafazakâr iktidar tarafından yönetiliyor oluşu. Muhafazakârlar için en tehlikeli şeylerden birisi, toplumun yaşam tarzındaki değişim olduğu içindir ki, sanata özel bir ilgi göstererek heykelleri yıkmak, tiyatroları yönetmek ya da edebiyatı hizaya sokmakla ilgili özel bir gayret içinde. Üstelik günümüzde insanların çoğu, içine düştükleri içsel boşluk yüzünden, Hannah Arendt’in bahsettiği totaliter tahakkümün koşullarına fazlasıyla hazır gözüküyorlar. Ama yine de işleri zor. Bir şiirin ya da romanın neler yapabileceğinden habersizler. Habersiz olanlar keşke sadece onlar olsaydı…