Editörün sınırları
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT

Eskiden “musahhih” denirdi gazete düzeltmenlerine. Bunlar genellikle “mürekkep yalamış” kimselerdi. Aralarında yazarlar, ozanlar, Türkçe öğretmenleri vardı. Gazete binalarının kuytu bir köşesindeki “Tashih Servisi”nde, ellerinde kırmızı kalem, sabah akşam durmadan yazı düzeltirlerdi! Musahhihler, gazeteye / dergiye girecek yazıların özgün metinlerle uyumunu denetler; dizgi sırasında atlanmış satır ya da sözcük var mı, noktalama imleri yerli yerinde mi, ona bakarlardı. Yazıları dizip sayfaya yerleştirenlere ise “mürettip” denirdi. Yıllar yılı bu mesleğe emek vermiş, işinde ustalaşmış, ünlü kalemlerin yazılarını dize dize yazı sanatının inceliklerini öğrenmiş kimi “mürettipler”, bazen savruk yazarların yazım ve anlatım yanlışlarını bile düzeltmekten geri durmazlardı. Ama kural olarak onların asıl işi, önlerine konan özgün metni, olduğu gibi kurşun harflere dönüştürmekti...

Düzeltmenlerin yetkileri ise biraz daha genişti. Onlar yalnızca metinler arasında uyum sağlamakla kalmaz, yazıların özgün metinlerindeki belirgin yanlışları da düzeltirlerdi. Ancak düzeltmenlerin bu yetkileri de sınırsız değildi…

Yıllar sonra yaşamımıza “editörlük” diye yeni bir kurum girdi. Kitle iletişim araçlarında işbölümü ve uzmanlık öne çıktı. Gazetelerde belirli sayfaların yönetimi, editörlerin sorumluluğuna bırakıldı. Haberlerin daha nitelikli bir içeriğe kavuşturulmasını amaçlayan bu çağdaş uygulamanın yararı tartışılmaz. Her alanda olduğu gibi, gazetecilikte de uzmanlığa değer verilmeye başlanması sevindirici bir gelişmedir.

Editörler sıradan düzeltmenler değildir. Batı kökenli bir kavram olan “editör”ün anlamı da zaten “yayına hazırlayan” demektir. Editörün sorumluluğu, yazının “ham” halinden basılıncaya kadar geçen süredeki tüm aşamaları kapsar. İçeriğin özünde değişiklik yapmamak koşuluyla, bu süreçteki her türlü düzeltme ve müdahale yetkisi onundur.

Yazarlar, yazılarına dokunulmasından pek hoşlanmazlar. Bu doğaldır. Ama yayıncının da okura karşı sorumluluğu vardır. Özellikle dili aksayan, anlatımı bozuk, yazım yanlışlarıyla dolu bir metni, “yazar öyle istiyor” diye, olduğu gibi okura sunamaz. Böyle yazıları düzeltmek, editörün doğal görevidir. Editörler ayrıca, yönettikleri yayının sayfa sınırlarını zorlayan yazılar geldiğinde, yazarla görüşerek kısaltma yoluna gidebilir.

Konunun bir de yasal sorumluluk boyutu vardır. Gazeteler, Basın Yasası hükümlerine uymak zorundadır. Tersi bir durum, gazeteye hukuksal ve maddi yükümlülükler getirir. Basında sansürün kaldırıldığı İkinci Meşrutiyet’ten günümüze, uygulamada pek fazla değişiklik olmamıştır. O gün formüle edilen anlayış bugün de geçerlidir: “Basın hürdür, ancak kanun dairesinde...”. Bu nedenle de yazı işleri yönetmenleri ve onların yardımcıları konumundaki editörler, yazılarda “suç öğesi” bulunmamasını gözetmek zorundadırlar.

Kendi adıma söylemem gerekirse, uzun meslek yaşamımda hep “eylemli bir editör” olarak çalıştım. Zaman zaman bu yüzden yazarların tepkisiyle karşılaşsam da tutumumdan ödün vermedim. Çünkü benim anlayışıma göre yayıncı, “trafik memuru” değildir; her gelen yazıya geçit veremez. Onun seçme ve değerlendirme hakkı vardır. Zaten yayın yönetmenleri için en güzel ve gerçekçi tanımlamayı, kendisi de çok yetkin bir yayın yönetmeni olan Abdi İpekçi yapmıştır: “Demokratik diktatörler”!

Yayın yönetmenleri ve editörler, yazı işlerinde belirleyici konumdadır. Böyle de olması gerekir. Çünkü her gazetenin kendisi için çizdiği bir yol, vazgeçilmez yayın ilkeleri, bir tür “kırmızı çizgileri” vardır. Bunları gözetmek de editörlere, yayın sorumlularına düşer.

Editörler, yazılı ya da sözlü bir kaynaktan aktarma yaparken, oradaki bilgi ya da dil yanlışlarını olduğu gibi taşımalı mı, yoksa metne gerekli müdahaleyi yapmalı mıdır? Kaynak göstermek, bizi yanlışı yayma sorumluluğundan kurtarır mı? Ben gazetelerin mutfağında çalıştığım dönemlerde, bu tür haber metinlerini düzeltmekte hiç duraksamadım. Hatta imzalı yazılardaki bilgi ve yazım yanlışlarını bile düzeltmeyi görev saydım. Çünkü okura saygı bunu gerektiriyordu. Aslolan, bir yazıyı, haberi, bilgiyi okura doğru ulaştırmaksa, editörler, denetim ve düzeltme görevlerini çekincesiz yerine getirmek zorundadırlar. Nedeni açık: Editörlük, sıradan bir “tashih / düzeltme” işi değil, bir yazıyı tüm yönleriyle “yayına hazırlama” görevidir.

Ülkemizin basın-yayın yaşamında iz bırakmış başarılı yayın yönetmenleri ve editörler, yaptıkları işe kendi damgalarını vurmuş insanlardır. Geçmişten örnek vermek gerekirse, Yaşar Nabi Nayır, Memet Fuat, Cemal Süreya böyle yayıncılardı...

 


En çok yanlış neden spotlarda?



Gazetelerde en çok yanlış, haber özetlerinde ve spotlarda yapılıyor. Çünkü sayfa sekreterleri, haber metninden seçtikleri bir-iki tümceyi spot için ayrılan sınırlı alana yerleştirirken, yer darlığı yüzünden son anda kimi sözcükleri çıkarmak zorunda kalabiliyor. Böyle durumlarda tümceden gelişigüzel çıkarılan ya da sonradan eklenen sözcükler, çoğu zaman spotları anlamsızlaştırabiliyor.

Spotlar, haberlerin başlıklarını tamamlayan öğelerdir. Bir bakıma haberin özetidir. O yüzden de haber metninden spot çıkarmak, çok özen isteyen bir iştir. Yeniden biçimlendirilen spottaki sözler mutlaka dikkatlice okunmalıdır. Çuvaldızı yine kendimize batırıp bu konudaki örnekleri BirGün’den verelim:

* “Aydınları aşağılayan Başbakan’a yanıt, tiyatro seyircisinden yanıt geldi”. (BirGün, 15 Mayıs 2012). Bu haber, benim imzamla yayımlandı. Ancak, spotun bu biçimi bana ait değildi. Nasıl olmuşsa, düzenleme sırasında araya ikinci bir “yanıt” sözcüğü girivermişti.

* “Farklı çıkışlarıyla bazı kesimlerin eleştiri oklarının hedefi olan hukukçu ve Anayasa Mahkemesi’nin eski raportörü Doç. Dr. Osman Can’dan yine çok tartışılacak açıklamalar yaptı.” (“Osman Can: Yargıya artık Kemalist giremez”. (BirGün, 15 Mayıs 2012, 1. sayfa)

Hemen anlaşılacağı üzere, “yaptı” sözcüğü burada fazladan kullanılmış. Tümcenin ille de bu yüklemle bitmesi isteniyorsa, o zaman şöyle denmesi gerekirdi:

“Farklı çıkışlarıyla bazı kesimlerin eleştiri oklarının hedefi olan hukukçu ve Anayasa Mahkemesi’nin eski raportörü Doç. Dr. Osman Can, yine çok tartışılacak açıklamalar yaptı.”

 


El, pençe, divan...

15 Mayıs 2012 günlü BirGün’ün birinci sayfasında Ergun Babahan’la ilgili bir haber var. Babahan’ın Fethullah Gülen’den özür dilediği belirtilirken, şöyle bir başlık atılmış: “El, pençe, divan...”

Türkçede “El pençe divan durmak” diye bir deyim var. Anlamını Türkçe Sözlük şöyle açıklıyor: “Saygı gösterilen kimse karşısında el kavuşturup ayakta durmak”. Ancak, deyimi oluşturan sözcükleri virgülle ayırıp yazarsanız, ortaya anlamsız bir söz yığını çıkar. BirGün’ün “Ergun Babahan” başlığı biraz böyle olmuş…