Eğitim din ve ahlak: Ahlak eğitimi
ÜNAL ÖZMEN ÜNAL ÖZMEN

İttihat ve Terakki’nin 1914’te ayrı bir ders olarak müfredata alıp okuttuğu ahlak, bugün din dersinin içinde dinin öğrenme alanlarından biri olarak ele alınıyor. ”Musahabat -ı Ahlakiye” (ahlak konuşmaları) dersi programı, değişikliğe uğramadan Cumhuriyet okullarının belli başlı derslerinden biri olarak yerini korudu. 1926’da yurt bilgisi, 1936’da ise yurttaşlık bilgisi dersinin konuları arasına sıkıştırıldı. Ahlak, 1974’te tekrar ayrı bir ders oldu. 1982’de ise dinin konusu olarak din dersi ile birleştirildi.

Ahlakın müfredattaki yerinin ve ağırlığının değişmesine neden olan siyasal değişimlerin yönünü ve Türkiye’nin çağdaşlaşma serüvenindeki gelgitlerini dersin içeriğine bakarak tayin etmek mümkün. Örneğin konuları “kanunlar, namus ve haysiyet, zamanın iyi değerlendirilmesi, iradenin terbiye edilmesi, vazife severlik, kanunlara itaat edilmesi, dinin önemi ve ahlak” olan 1914 programı, tam anlamıyla modernleşme çabasını yansıtır.

Ulus bilinci ve yurttaşlık görevlerini kavratmak olan yurt ve yurttaşlık bilgisi dersinin konularından birine indirgendiği dönemde ahlakın millileştirildiğine tanık oluyoruz. 1974’te ayrı bir ders olarak tekrar müfredata döndüğünde ahlakın amacı da değişmişti: “Töre ve geleneklerimiz ile milli hasletlerimize uygun ahlâk kurallarını öğrenmelerine yardımcı olmak, Türk toplumunun ahlâkî ve manevî değerlerini kazanmaları için gerekli ortamı hazırlamak” ahlakı dinselleştirmenin işaretiydi. Ahlakın dinle doğrudan ilişkilendirilip amacının “İslam’ın sakınılmasını istediği davranışlar, din ve güzel ahlak ile İslam dinine göre kötü alışkanlıklar” olarak belirlendiği tarih ise 1982’dir. Bu, aynı zamanda ulus devlet ve değerlerinin tartışmaya açıldığı, Türkiye’nin neoliberal politikalara yelken açtığı tarihtir.

Osmanlı devleti döneminde öğretim programına seküler bir kavram olarak giren ahlak, cumhuriyet döneminde önce millileştirildi, ardından dinselleştirildi! Oysa ahlak dinsel değil seküler kavramdır. Bunu dindarlar da bilir. Dindarların ahlak kavramını inandıkları dinle (Hıristiyan ahlakı, İslam ahlakı gibi) birlikte kullanmasının nedeni, ahlakî kuralların dinlerin aksine toplum tarafından belirlenip zamanla değişime uğramasındandır.

Ahlak başlığı altında bireye kazandırılmaya çalışılan insani nitelikler, eğitimin ortaya çıkmasının asıl nedeniydi. Her biri yaşadığı dönemde içinden çıktığı toplumu etkilemiş ve ‘nasıl bir insan’ sorusunun yanıtını hâlâ kendilerinde aradığımız Sokrates, Aristoteles, Buda, Konfüçyüs; daha sonra Kant, Rousseau, Voltaire ve diğerlerinin topluma kazandırmaya çalıştıkları ve tümüne birden ahlak dediğimiz öğretiler hızla modern eğitimin konusu olmaktan çıkıyor.

Ne yazık ki ticaret, toplumsal iş bölümü, hiyerarşi ve bunun bir sonucu olan rekabet, “iyi” ile “kötü” ayrımını yapmamızı sağlayacak ahlakî ilkelerin devre dışı bırakılmasına neden oldu. Bu süreçte ahlakla birlikte anılan din ve dindarların insan üzerindeki gücünü piyasa lehine kullanması her şeyi ve herkesi kirletti.

Peki ahlakı bunların elinden, düştüğü bu durumdan kurtarabilir miyiz? Bence kurtarmak zorundayız. Çünkü hukuka (yasalara bile) uymayan siyasetçiyi, yargıcı, din adamını ve bilumum kamu görevlisini yargılayacak yegâne kural sadece ahlaktadır. Onlarla, onların koyduğu kanunlarla, onlara benzeyerek mücadele edilemez. Yasamaya, yargıya, yürütmeye müdahale edemeyen toplum, kendini üretebilmek için kendi yasasını, yani aslında örgütlenme ideolojisi olan ahlakını devreye sokmak durumundadır. Aksi halde toplum olma niteliğini yitirir.