Ehven gidince şer kalır
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ
Televizyon kanalllarında izlenebilecek program sayısı bir elin parmaklarının yarısı kadar.

KAFADENGİ

Televizyon kanalllarında izlenebilecek program sayısı bir elin parmaklarının yarısı kadar.

İzlenebilir olanlar da ehven-i şer cinsinden. Bu programlardan birisi “Kafadengi” Kanal 24’de yayınlanıyor. Selahattin Yusuf, Tarık Tufan ve Sırrı Süreyya Önder üstadımız birlikte bir “ kültür kolajlaması” yapıyorlar. Bu yönüyle, aslında ayrı bir yazı konusu. Şimdilik konumuz bu değil.

“ÖZTÜRKÇEÇİLİK”

Geçen Cuma akşamı programın başında söz “Öztürkçecilik” eleştirisine geldi. Dili, moderniteyi kimlik inşa süreçlerini eleştirebiliriz. Türkiye modernleşmesini hele, ciltlerle eleştirmek ve irdelemek gerekir.

Programda S. Yusuf, Öztürkçeciliği “ırlamak” sözcüğü üzerinden ve kestirmeden eleştirip işini bitirdi. T. Tufan da, maç yorumcusu tarzında bu infazı destekledi. S. S. Önder, sözcüğün eskiden beri söylendiği yönünde çekince koydu. Ancak sonrasında, sözcüğü kendi diksiyonu ile söylerse nasıl bir sonuç çıkacağı üzerinden kötü bir espri yaptı.

Kaşgarlı’nın kitabına baktım; “Ol yır yırladı.” Türkcesi; “O, bir türkü söyledi.” (Divanü Lügati ‘t- Türk, Seçkin Erdi, Serap Tuğba Yurteser, Kabalcı Y.)  Anlaşılacağı gibi “ır”, türkü demek. Irlamak da, türkü söylemek. Ir, değişimle yır olmuştur.

Bütün bunları niye anlatma gereği duydum? Dil gibi derin bir konuda, derin bir sorunda sığ bir yaklaşımla kesinlemeler yapılırsa, bunu doğru kabul edenler çıkar. Sonra da yinelene yinelene sığ yalan, gerçek kabul edilmeye başlanır. Bunlarla da kültürel güncelimiz örülür.

Kısacası “ır”, Öztürkçecilerden ve Osmanlı’dan ve de Selçuklu’dan önce Anayurt’da “ırlanmaktadır!”

ŞEYH BEDRETTİN VE MEHTER

Aynı programda Sırrı Süreyya üstadımız Şeyh Bedrettin’i sağcıların sevmemesindeki yanlışa parmak bastı. Ayrıca Osmanlı’da, başlarda Bektaşi nefesleri çalan, gülbank çeken mehtere de sünni sağcıların sahip çıkmasındaki paradoksa dikkat çekti.

Yıllar önce, Mim Kemal Öke’nin bir saptamasına tanık olmuştum. Birlikte bir televizyon programı yapıyorduk. Dönemin Refah Partili Kültür Bakanı İsmail Kahraman, İstanbul surlarının yıkılıp yerine apartman yapılması tartışmasını başlatmıştı. Surları savunmak, her zamanki gibi solculara düşmüştü. Mim Kemal hoca, sahip çıkılması gereken değerlere, muhafazakar bir kesim olarak sağın değil, solun koruması çelişkisinin farkındaydı.

Dil konusunda da benzer bir yanlış konum alma var aslında. “Acele modernite” ve “acele kimlik inşaası” telaşında ortaya çıkan yanlışlıklar nedeniyle karşı kutupta yer alanların “külliyen ret” anlayışıdır bu durum: “Türklerin dili” konusunda, sağcıların ümmetçi bir yaklaşım seçmeleri ilginçtir. Surlar gibi, dili de biz savunageldik. Oysa, sorun dil, kültür, anlayış ve algıda süreklilik ise, bunu sadece Osmanlıca-Arapça- Farsça üzerinden değil Yunus’un dili üzerinden de savunmak doğru olacaktır. Karşı olmak, tersini yapmak olunca, dilimiz de arada güme gidiyor.

ANAMIN DİLİ

Kazakistan’da pazarda dolaşırken anamın kullandığı sözcükleri kullanan yaşlı kadınlarla karşılaşmıştım. Yıllar önce Fethiyeli yörük akrabalarımın kullandığı, çoğunu unuttuğum sözcükleri bir Ahıska Türkü’nden duydum. Sonra, anamı uzun uzun konuşturup, “Anamın Divanü Lügati’t –Türk Kitabı” adlı bir çalışma yapmayı tasarlamıştım. Yüzlercesi gibi arada kaynadı. Yalan olan ölüm değil hayatmış. Artık anacığımı da yitirdiğim için, bu çalışma asla olmayacak. Yapabilseydim, amaçlamamış olmama karşın “Öztürkçeci”  örneklerin yoğun olduğu bir metin ortaya çıkacaktı. Annem o dili, programda eleştirildiği gibi, laboratuvarlarda değil, göç yollarında öğrenmişti. 

Ehven gidince geriye şer kalıyor. Yanlış eleştirilerin şer’inden Allah hepimizi korusun.

Haftanın dizesi; “bir uzağı başlatır yel” (Celal Soycan, Cemresiz Günlerde, Şiirden Y.)