Ekonomik kriz ve gıda egemenliği
26.08.2018 10:31 BİRGÜN PAZAR
Eğer piyasanın üretici lehine düzenlenmesi isteniyorsa asıl yapılması gereken TARİŞ, Fıskobirlik gibi Tarım Satış Kooperatifleri Birliklerini demokratikleştirecek yasaların çıkartılması ve bu birliklere alım yaptırılmasıdır. Ancak; tabii ki Saray hükümetinden böylesine radikal dönüşüm beklememekteyiz

Adnan Çobanoğlu - Üzüm Sen Genel Başkanı

2000’li yıllara girilirken hükümet olan partilerin IMF, DB ve DTÖ’nün dayattığı neoliberal tarım politikalarını katıksız uygulaması sonucu bir yandan Türkiye’nin temel gıda ihtiyacının önemli bir kısmını, hayvan yeminden canlı hayvana; karkas etten buğday ve mercimeğe, dışarıdan ithal edilecek konuma getirirken diğer yandan hızla küçük üreticileri iflasa ve tasfiyeye zorladı.

Uluslararası sermaye tarafından (bir başka deyimle emperyalist tekeller tarafından) Kemal Derviş’in “Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı” olarak atanması bu sürecin en önemli ayağını oluşturdu. Köyle, köylüyle, tarımsal üretimle ilgili ne kadar kurum ve kuruluş varsa tasfiye edilmesi için düğmeye basıldı. Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri’ne üst kurullar atandı. Entegre tesislerinin şirketleşmesi zorlandı, kamu bankalarından kredi alması engellendi, taban fiyat uygulamasından ve destekleme alımlarından vazgeçildi, “Şeker Yasası”, “Tütün Yasası” adı altında üretimi sınırlayan ve üreticilerin üretimde bulunmasına engelleyen hamleler yapıldı. Tekel’in özelleştirilmesinin önü açıldı.

AKP hükümetleri ve bugünkü Saray hükümeti de emperyalizmin dayattığı bu politikaların yılmaz savunucusu ve uygulayıcısı oldular. Öyle ki görevleri arasında “Köy ve bağlı yerleşim birimlerinin yol, su, elektrik, kanalizasyon tesislerinin inşaatı, bakımı, onarımı, geliştirme ve işletme hizmetlerini düzenlemek üzere gerekli tedbirleri almak, bakım, onarım, işletme ve geliştirme hizmetlerine ait esasları tespit etmek ve yürütmek,” de olan Köy İşleri Genel Müdürlüğü’nü 2005 yılında (Köylüye hizmet giderse üretmeye devam ederler (!) mantığıyla olsa gerek) kapattılar. Ardından “Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı”nın adını değiştirerek 639 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı adını verdiler.

AKP hükümeti 2012 yılında “Başkanlık sistemi”nin ilk adımı olarak çıkarttığı yasa ile bir gecede 16 binden fazla köyün köy tüzel kişiliğini kaldırarak mal varlıklarına merkezi idare olarak el koydu. Bu mal varlıklarının içinde otlak ve meralar, tarım arazileri v.b. de vardı. (Bkz.www.birgun.net Başkanlık sistemindeki ilk adım: Büyükşehir Yasası) Büyük bir çoğunluğunu AKP hükümetlerinin uyguladığı neoliberal tarım politikaları sonucu insanların gıda ihtiyacını karşılama işi üreticilerin elinden alınarak gıda şirketlerine teslim edilmiş; buğday, mercimek gibi temel gıda ürünleri, canlı hayvan ve karkas et ihtiyacı da dışarıdan ithal edilmeye başlanmıştır.

ekonomik-kriz-ve-gida-egemenligi-502785-1.
Şirket tarımını reddeden, gıda egemenliğini savunan, emekten yana, küçük aile tarımından yana, doğadan yana bir politik irade gerekir. AKP de ise bunun tam tersi, şirketlerin ihtiyacını karşılamak üzere, enerji, maden gibi yatırımlarla doğayı katleden, küçük üreticileri yok eden, gıdayı şirketlerin denetimine veren politikaları uygulama anlayışı vardır. Böyle bir anlayış anti-ABD’ci olamaz.



“Gıda ve hayvancılık” tarımın kapsamı dışına, ticaretin kapsamı içine alınmıştır. Adında “Gıda” ve “Hayvancılık” bulunan bakanlık adım adım küçük üreticilerin tarımsal üretim yapmasını engellemiş ve ülkeyi gıdada dışa bağımlı hale getirmiştir. Bu aynı zamanda üreticilerin gıda egemenliğini ellerinden alma, tüketicilerin de sağlıklı gıdaya erişimini engelleme, gıda üretimi ve satışını uluslararası gıda şirketlerine teslim etme anlamı da taşımaktadır.

AKP hükümetleri bu süreci aşama aşama gerçekleştirmişlerdir. Çiftçilerin binlerce yılda kolektif olarak ıslah edip geliştirdikleri tohumu şirketlere teslim etmek için 2006 yılında tohumculuk yasasını çıkartmışlar, tohumun şirketler tarafından patentlenmesini sağlayarak şirketleri tohumun sahibi haline getirmişlerdir. Bu da yeterli gelmemiş uluslararası tohum ve gıda tekellerinin isteklerine uygun bir şekilde bitkisel üretimde şirket tohumlarının kullanımını egemen hale getirmek için de sadece sertifikalı tohumla üretim yapanlara teşvikler vermiş ve bunu da “yerli ve milli tarım politikası” adıyla piyasaya sunmuşlardır.

Tarım hep geri planda kaldı
AKP hükümetleri döneminde enerji yatırımları tarımsal üretimin her zaman önünde yer almış, Türkiye halkı termik veya RES’ler (Rüzgar Elektrik Santralleri) için binlerce zeytin ağacının katledilmesine tanık olmuştur.

Türkiye için stratejik ürünler olan üzüm ve incir üretim bölgelerinde ekolojik dengeyi yok eden, tarımsal üretimde sayısız sorun yaratan ve zaman içinde verimli tarım arazilerinin çöl haline gelmesine neden olacak olan JES’lerin (Jeotermal Elektrik Santralleri) yapılmasına olur vererek bir kez daha tarımsal üretim yerine enerji üretimi ve yatırımlarına öncelik verdiklerini ve öncelik vereceklerini gösterdiler.

2. Paylaşım Savaşı koşullarında “buğday fiyatlarının üreticiler bakımından normalin altına düşmesinin ve tüketici halk aleyhine yükselmesinin engellenmesi, buğday piyasasının korunması ve düzenlenmesi, gerektiğinde buğday ithalatı ve ihracatı yapılması, dünya buğday üretimi ve hareketlerini takip edilmesi, gerekli görülecek yerlerde un ve ekmek fabrikaları kurulması” (Bkz. TMO Tarihçesi) gibi görevler yüklenerek üreticileri desteklemek ve halkın temel beslenme gıdalarına erişimini güvence altına almak için kurulmuş olan TMO (Toprak Mahsulleri Ofisi) AKP hükümetleri döneminde amacından saptırılarak piyasayı tüccarlar ve şirketler lehine düzenlemek, Tarım Satış Kooperatifleri Birlikleri’ni kontrol altına almak üzere kullanıldı. Yani zamanında üretici ve tüketici lehine kurulan bir kuruluşu üretici ve tüketici aleyhine kullanmaya başladılar.

2006 yılından itibaren Fıskobirlik’i çökertmek için Fıskobirlik’in depo ve olanaklarını kullanarak TMO’ya fındık aldırmaya başladılar. TMO aldığı fındıkları, dış pazar aramak yerine, ülkemize çöreklenmiş gıda şirketlerine devretti. Fındığın fiyatının yükseleceği, elinde fındığı olan üreticinin bir nebze para kazanacağı zamanlarda da TMO iç piyasaya fındık sürerek fındık fiyatlarının düşmesine neden oldu. TMO’nun bu tavrı fındık tüccarları ve İstanbul Fındık ve Mamülleri İhracatçıları Birliği tarafından övgü ile karşılandı. (Bkz. www.dunya.com Ali Ekber Yıldırım)

2017 yılında kuru üzümde de aynı politikayı uyguladılar. TARİŞ’in depo ve eksperlerini kullanarak TMO’ya kuru üzüm aldırdılar. Sözde üreticiyi korumak amacıyla yaptıkları bu uygulama üreticinin aleyhine işledi. TMO, Tariş’in olanaklarıyla aldığı kuru üzümleri, dış pazar aramak yerine, kısa bir süre içinde karlı bir şekilde Tariş’e devretti. Yani üreticinin ve kooperatifin sırtından para kazandı. Tariş, bu kuru üzümleri TMO yerine üreticiden almış olsaydı üreticinin eline daha fazla para geçeceği gibi tüccarlar da aynı dönemde daha yüksek fiyattan kuru üzüm almak zorunda kalacaktı. Ege Kuru Meyve ve Mamulleri İhracatçıları Birliği Başkanı da TMO’nun fındık ve kuru üzüm almasından övgü ile söz etmiş ve sadece bu ürünlerde değil kayısı gibi stratejik ürünlerde de TMO’nun alım yapmasını talep etmiştir.
Kısacası AKP hükümetleri döneminde TMO piyasayı üretici lehine değil tüccar ve şirketler lehine düzenleyen bir kurum haline getirilmiştir. Siyasi iktidar TMO vasıtasıyla tarımsal ürün piyasasındaki adaletsizliği körüklemektedir. Bu değişikliği göremeyenler hala TMO’dan medet umarak, TMO’nun “destekleme alımı (!)” yapmasını istiyorlar. Hani derler ya “gölge etme başka ihsan istemez!” bu durumda TMO gölge etmesin yeter!

Çözüm ne?
Eğer piyasanın üretici lehine düzenlenmesi isteniyorsa asıl yapılması gereken TARİŞ, Fıskobirlik gibi Tarım Satış Kooperatifleri Birliklerini demokratikleştirecek yasaların çıkartılması ve bu birliklere alım yaptırılmasıdır. Ancak; tabii ki Saray hükümetinden böylesine radikal dönüşüm beklememekteyiz.

Bütün devlet kurumları yıllar içinde AKP’nin siyasi ve ekonomik politikalarının birer aracı haline gelmiş durumdadır. Bakanlıkların önünde hangi sıfat varsa, o bakanlığın ilgilendiği alanı çözüntüye uğratması gelenek haline gelmiştir. Bilindiği gibi daha önce enerji, maden, inşaat yatırımları için doğanın yok edilmesine yardımcı olan “Çevre ve Ormancılık Bakanlığı” vardı; çevre katliamları artık rutine bağlandığından dolayı yeni kurulan Saray Hükümeti’nde Bakanlığın adından aynı “gıda ve hayvancılık” bakanlığında olduğu gibi “çevre” kaldırılmış, iki bakanlık birleştirilerek “Tarım ve Orman Bakanlığı” adını almıştır. Bu değişikliği şu şekilde algılayabiliriz: “Bu bakanlık hala ithal etmediğimiz tarımsal ürünlerin de ithal edilebilir hale getirilmesini, enerji, maden gibi yatırımlar için henüz yok edilemeyen ormanlık alanların da yok edilmesini kolaylaştırmak için kurulmuş bir Bakanlıktır.”

Peki bu gelişmeler sadece Türkiye’ye özgü gelişmeler midir? Tabii ki hayır. Emperyalizmin 3. Bunalım döneminde uluslararası sermaye, uluslararası ticaret ve gümrük anlaşmalarında tarımsal ürünlerin ithalatında bizim gibi ülkelere gümrük indirimlerini zorlamıştır. IMF ve Dünya Bankası ile yapılan kredi anlaşmalarında da “Yapısal Uyum Programları” adı altında tarımsal üretimin şirketlerin denetimine geçmesinin önündeki bütün engellerin kaldırılması hedeflenmiştir. Kısa bir süre önce Cargill’in hazırladığı “şeker raporu” üzerine şeker fabrikalarının özelleştirilmesi de yıllarca önce verilen taahhütlerin gerçekleştirilmesinden ibarettir.

Bu anlaşmalarda su kaynaklarının ve su yollarının özelleştirilmesi de vardır. AKP hükümetleri bu konuda da üstüne düşenleri yapmaktan geri kalmamıştır. AKP son dönemlerde sözde anti-ABD’ci olduğunu iddia etmektedir. Anti-ABD’ci olmak ABD’nin belirlediği “Yeni Dünya Düzeni”nin reddiyesinden, ABD’nin dikte ettirdiği ticaret ve gümrük anlaşmalarını da reddedebilmekten geçer. Temel gıda ürünlerinin ithalatını engelleyebilmenin yolu halkın müşterek doğal varlıklarının (otlak, mera, su kaynakları, ormanlar, biyoçeşitlilik v.b.) tekrar halkın kullanımına açılması ve korunmasından, ekolojik dengeyi bozan, iklim değişikliğine neden olan yatırımlardan vazgeçilmesinden geçer.

Bütün bunlar içinde şirket tarımını reddeden, gıda egemenliğini savunan, emekten yana, küçük aile tarımından yana, doğadan yana bir politik irade gerekir. AKP de ise bunun tam tersi, şirketlerin ihtiyacını karşılamak üzere, enerji, maden gibi yatırımlarla doğayı katleden, küçük üreticileri yok eden, gıdayı şirketlerin denetimine veren politikaları uygulama anlayışı vardır. Böyle bir anlayış anti-ABD’ci olamaz. Ülkemizin bu gidişatı tersine çevirecek bir politik iradeye ve üreticilerin örgütlü gücüne ihtiyacı vardır. Yaşanan olumsuzluklardan yakınma ve durum tespiti yapma yerine üreticilerin örgütlü gücünü ve politik iradesini yaratmak temel hedefimiz olmalıdır. Gıdada şirketlere ve emperyalist ülkelere bağımlılıktan ancak böyle kurtulabiliriz.

Üretenin yönettiği bir dünya için gıda egemenliği hemen, şimdi!