Eksilterek çoğaltmak
03.05.2018 10:36 BİRGÜN KİTAP
Marguerite Duras, yalnız kurgularının gerçekliğiyle değil, ‘eksiltili’ yazım tekniğiyle hayatının farklı bir sahiciliğini de sundu: Eksilttiği her cümle sayesinde anılarını çoğaltıyordu belki de...

Duygu Ergün

1930’lu yıllarda mevsimlerin çeşitlenmediği, uzun ve sıcak bir iklim kuşağının olduğu bir ülkede on beş yaşında gencecik bir hayat: Marguerite Duras. Güneşin yerküreyi eşit miktarda ısıtmasını, yoksulluktan ve savaştan bağımsız düşünemediği çocukluğuna bahar katmasından gayrısını tahayyül edemiyor. Ve kim sorarsa sorsun tek dileğinin, tek avuntusunun yazmak, sadece yazmak olduğunu söylüyor.

Marguerite Duras, 1914’te yoksul bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Aslen Fransız olan Duras, ilk gençlik yıllarını Fransız sömürgesindeki Çinhindi’nde geçirdi. Çocuk yaşta üstlendiği geçim derdi, Nazi subayları tarafından kaçırılan kocasının ardını bitmek bilmeyen bir ümitle takip etmesi ve dinmeyen, yarım kalan aşkı, onu, hayata karşı hep mücadele etmeye zorladı: yoksullukla, özlemle, aşkla, faşizmle, Nazi diktasıyla… Fakat hepsinin üstesinden gelmeyi, dirençli olmayı bildi. Genç yaşlarından itibaren tek avuntusu olan kaleme sarılıp hayatının her anını satır satır yazdı. Karşılığını güçlü bir edebi kimlik kazanarak bulan Duras, bunun yanı sıra muhalif, diktaya boyun eğmeyen bir kadın olacağının ilk işaretlerini Fransız Komünist Partisi’nde aktif şekilde yer almaya başlayarak verdi. İkinci Dünya Savaşı’nın devam ettiği yıllarda Fransız hükümetinin görevlisi olarak gittiği Çinhindi’nde bir yandan resmî görevini sürdürürken bir yandan da Fransız Direniş Hareketi’nde yer alması, hakkında edinilen bu ilk izlenimi netleştirdi: Siyasi polemiklere taraf olan güçlü bir yazar olarak varlığını sürdürmeye devam edecekti. Öyle de oldu. Yaşamı boyunca yazdığı deneme, öykü, roman ve senaryolarıyla birçok ödüle layık görüldü; 1968’deki Gençlik Hareketi’ne katılarak Öğrenci-Yazar Eylem Komitesi’nde ve Yahudi ölümlerinin önüne geçmek için kurulan Direnişçiler Örgütü’nde yer aldı. Fakat siyasette -aktif olarak- uzun soluklu yer almadı. “Bir partiye katılmak için, bir anlamda kör ve sağır olmak gerekir” şeklinde net bir çıkışla birlikte partiyle ilişkisini kesti. Nitekim bu, fikirlerinin gelişmesi yönünde bir engel değil, aksine fikirlerine özgürlük katan bir eylemdi.

Edebiyatçı Duras
Duras, henüz genç denilebilecek bir yaşta, 29 yaşında ilk eserlerini vermeye başladı. Biyografi alanında verdiği eserlerle, dünyadaki pek çok okurun ilgisini kazanırken Türkiyeli okurların gönlünü Sevgili adlı romanıyla fethetti. Sevgili, sömürge toplumunun değer yargıları, ailesi ve yoksulluk arasına sıkışmış genç bir kadının ilk aşkı ve ilk cinsel deneyimi üzerine oldukça cüretkâr bir anlatımdı. Bununla birlikte kendi geçmişine yaptığı bir yolculuğun hikâyesi. Yetmişli yaşlarında kaleme aldığı bu eserinde gençlik çağlarını ve yaşadıklarının hüznünü anlatımının doğallığıyla çarpıştırarak, olanı olduğu gibi anlatmaktan asla vazgeçmediğini gösteriyordu. Ne var ki okurlarının sevgisini yalnız kurgularının gerçekliğiyle değil, sıklıkla kullandığı ‘eksiltili’ yazım tekniğiyle hayatının farklı bir sahiciliğini de sunarak elde etti: yarım kalmışlığın, seyrinde yaşansaydı nasıl olurdu kendisinin dahi bilemediği, eksik kalan hayatının gerçekliğini. Duras, birçok eserinde bu tekniği kullandı. Anlatmaya başladı başlamasına ama ardını hep okura bıraktı. Eksilttiği her cümle sayesinde anılarını çoğaltıyordu belki de, kim bilir!..

Duras’ın, eksilttiği cümlelerle çoğalttığı ve Tahsin Yücel’in “Anlatım neredeyse kişilerin varlığıyla bütünleşir” diye özetlediği unutulmaz bir diğer eseri ise Moderato Cantabile.

Peki, Moderato Cantabile nedir?

“Moderato Cantabile, Marguerite Duras’ın baştan sona bir çığlık gibi yükselen romanı.” İlk olarak 1966 yılında Bilgi Yayınevi tarafından Bertan Onaran’ın çevirisiyle yayımlanan ve sonraki yıllarda pek çok yayınevi tarafından tekrar basılan kitap, geçen ay Alper Turan’ın Türkçesiyle Sel Yayıncılık’tan çıktı. Duras’ın cümlelerin ardını en kestirme ve en yalın haliyle okura bıraktığı bu eser, müzikal tarzda ritimlendirilmiş bir senaryo adeta. Kitap, Anne Desrabesdes’in, oğlunu piyano derslerine götürdüğü günün birinde, çocuğun ne piyanoyu ne de öğretmeninin tekrar tekrar sorduğu moderato cantabile’yi ısrarla öğrenmek istemediği bir anda duyulan çığlık sesiyle başlıyor. Bu çığlığı iyice aksettiriyor ve asla unutmamızı istemiyor Duras. Çünkü bu çığlık mahalledeki kahvenin önünde öldürülen bir kadına ait:
“Kahvenin dibinde, arka salonun loşluğu içinde bir kadın, hiç kıpırdamadan yerde yatıyordu. Bir adam onun üzerine yatmış, omuzlarını sıkı sıkı tutmuş, yavaşça sesleniyordu:


‘Sevgilim. Sevgilim.’”

Bu vahim olayın Desbaresdes dışında bir başka tanıdığı daha vardır: Chauvin. Kitabın ana karakterlerini ikisi oluşturuyor: burjuva bir kadın Anne Desbaresdes ve işçi bir erkek Chauvin. O günden sonra tesadüfi olmayan bir şekilde sürekli bir araya gelmeye başlayan bu iki kişi, işlenen cinayetin nedenlerini tahmin etmeye başlıyor. Bu minvalde başlayan sohbetleri hayata, aşka ve ölüme dair söylenmişlerle söylenmemişler, yaşanmışlarla yaşanmamışlar arasında moderato cantabile ritminde, yani ‘hafif ve ezgili’ devam ediyor.

“Adam onu öldürdüğü için mi, kadın öldüğü için mi çıldırdı acaba, yoksa insanların farkına varamadığı bambaşka bir şey mi eklendi bu acıya?”

Konuşmalara bir son vermeden, açığa kavuşması gerekenin ne olduğunu okura bırakan Duras, kendine has üslubuyla beklenmedik arzuların gün yüzüne çıkmasına yol açıyor. Kitabın ilk sayfalarında olayları ve kişilere dair ayrıntıları resmetmeye başlayan yazar sayfalar ilerledikçe resimleri hareketlendiriyor. Nihayetinde ise film izlemenin verdiği keyif kadar etkili bir okuma sunuyor. İşlendiği konu itibarıyla Moderato Cantabile basit bir olay örgüsüymüş gibi görünse de içinden öyle kolay çıkılamayacak duygular barındırıyor. Oluşturduğu karakterlerden hareketle burjuva hayatların sunduğu olanaklar dışında somut mutluluklar arayan Duras, hikâyenin arka planında sınıf farkını göz ardı ediyor.

Müziğin, şarabın ve sarhoşluğun varlığını metnin genelinde etkili bir biçimde sunuyor. Bunlarla birlikte yaşamlardaki monotonluğu çeşitlilikle gidermenin aksine tekdüze mekânlar ve konuşmalarla alaşağı ediyor. Bunu da yazarın yetkin edebi dilinin bir sonucu olarak değerlendirebiliriz.

Duras, yazılandan çok daha fazla bir anlam taşıyan hikâyeyi yüksünmeden anlatıyor. Bize ise hayatı boyunca vazgeçmediği yazma eğiliminden ve muhalif kişiliğinden günümüze bıraktığı bu miraslara sahip çıkmak, hiç vakit kaybetmeden okumak, belki de tekrar tekrar okumak düşüyor.