Elif Şafak'ın Osmanlıca sevdası
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT

Elif Şafak'ın Osmanlıca sevdası

Pinhan, Mahrem, Araf, Firarperest, Şemspare

Elif Şafak’ın kitaplarından bazılarının adları bunlar...

Yazarın Osmanlıca hayranlığı biliniyor. Kitaplarına seçtiği adlara bakmak bile onun bu saplantısının derinliğini anlatmaya yeter…

Elif Şafak’ın, ayarlanmış gazete söyleşileri ve televizyon izlenceleri eşliğinde piyasaya sürülen yeni kitabının adı da aynı anlayışı yansıtıyor: Şemspare. Arapça “şems” (güneş) ile Farsça “pare”nin (parça) zoraki evliliğinden doğmuş bu melez sözcük, “güneş parçası” anlamına geliyor. Bir şeyin çok parlak olduğunu anlatmak için kullanılıyormuş… Böyle bir ad, kitabın içeriğinden çok, yazarın kimliğini betimlemede işe yarayabilir. Elif Şafak’ın, profesyonel pazarlama yöntemleriyle, içeride ve dışarıda hayli “parlatılmış”, yani “şemspare” bir yazarımız olduğunu kim yadsıyabilir? O yüzden,“Düşünce özgürlüğüne, kültürlerarası diyaloğa ve insan haklarına yaptığı katkılardan ötürü” (?) Fransız Hükümeti’nden şu sıralar “şövalyelik nişanı” alması da bana hiç şaşırtıcı gelmedi. Oryantalist yazarımızın şimdi bu gazla yeni bir kitaba başlamasını beklerken, sıradaki kitabı için “Şekerpare” adının çok uygun olacağını düşünüyorum.

Elif Şafak, eski sözcüklere düşkünlüğünü gizlemiyor. Nitekim, kocasının Genel Yayın Yönetmeni olduğu gazetenin “Kitap” ekinde bu tutumunu şöyle açıklıyor:

“Eski kelimelere oldum olası sevdam var, öteden beri böyle. Kelime eskimez aslında. Olsa olsa yaşlanır. Yaşlanan bir insana hürmet ediyoruz, yaşlanan bir kelimeye niye etmeyelim?” (Radikal Kitap, 29 Haziran 2012)

Elif Şafak’ın eski sözcüklere “yaşlı insan” benzetmesi yaparak sahip çıkması ilginç bir yaklaşım gerçekten. “Yeni Osmanlıcılık” dayatmasının ideolojik altyapısı böyle döşeniyor işte. İnsanlarda, kullanımdan düşmüş Osmanlıca sözcüklere karşı acımayla karışık bir saygı düşüncesi yaratılmaya çalışılıyor. Üstelik Elif Şafak bunu sistemli ve bilinçli biçimde yapıyor. Yıllar önce, ilk romanı Pinhan’ın dli üzerine konuşurken de şöyle demişti:

Aslında bizim dille ilişkimiz çok sorunlu... Gerçekten dille çok ciddi bir sorunumuz olduğunu düşünüyorum. Genelde toplum olarak... Çok katı tutumlar var bu konuda... ‘Pinhan’ çıktıktan sonra birçok insanın önyargısını gözlemledim. Bu dili kullanarak roman yazan yaşlı bir profesör olsaydı ve bu dille kürsüden konuşsaydı, yadırganmayacaktı. Kadın olmam, daha genç olmam ile Osmanlıcayı yan yana getiremiyor insanlar kafalarında... Bütün önyargıları zorlamak gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta Osmanlıcanın içinde çok zengin bir birikim var. Bir dil ölebilir, birçok kelime doğal bir ölümle sona varabilir. Ama birtakım kelimeleri zorla atmaya çalışmak bana yapay geliyor. Kelime sayımız ne kadar artarsa, hayal gücümüzün o kadar gelişeceğini düşünüyorum. Neden ikisinden birini atmak zorundayız ki? İkisi de var olsun ve kelime sayımız artsın. Çoğalan kelimelerin hayal gücümüzü besleyeceğini düşünüyorum.” (www.nevarneyok.com)

Elif Şafak’ın dille ilgili bir başka sorunu da, adının dış ülkelerdeki yazılış biçimi. Biliyorsunuz, Elif Şafak, kimi romanlarını İngilizce yazıyor ve bu kitaplar daha sonra başka çevirmenler eliyle Türkçeye aktarılıyor. Gerçekten çok ilginç bir durum! Anadilinde yazmadığı gibi, Türkçeye de kendisi çevirmiyor, daha doğrusu çeviremiyor!

Elif Şafak bir yandan Türkçedeki eski sözcüklerin yaşatılmasını tutkuyla savunurken, öte yandan yurtdışında yayımlanan kitaplarında, adını “Elif Shafak” diye yazıyor! Elif’i neden Alef ya da Eliph diye yazmadığını ise doğrusu merak ediyorum. Acaba Shakespeare günümüzde yaşasaydı, Türkler doğru okusunlar diye, dilimize çevrilen kitaplarında adının Şekspir diye yazılmasını ister miydi?

Bir de şu var: Kürt kökenli yurttaşlarımız adlarını kendi abecelerine göre yazdırabilmek için Türkiye’de yıllardır ağır bedeller öderken, Elif Şafak nasıl oluyor da özgün adından bu denli kolay vazgeçebiliyor? Hani, adımız ve kimliğimiz onurumuzdu?


**


Güngör Dilmen’i iki kez öldürmek!

Türk tiyatrosuna “Midas’ın Kulakları”, “Kurban”, “Deli Dumrul”, “Ben Anadolu”, “Troya İçinde Vurdular Beni” gibi unutulmaz yapıtlar kazandıran usta oyun yazarımız Güngör Dilmen, 8 Temmuz günü aramızdan ayrıldı. 82 yaşındaki Dilmen, tiyatromuzun Homeros’uydu. Mitolojiden ve tarihten seçtiği konuları günümüz gerçekleriyle harmanlayarak evrensel nitelikte oyunlar yazdı. Arı ve şiirsel Türkçesiyle de yazın alanında derin izler bıraktı. Değerli sanatçının, çağdaş Türk tiyatrosunun gelişmesine yaptığı katkılar unutulmayacak…

Güngör Dilmen, geride bıraktığımız günlerde ağır bir ameliyat geçirmişti ve İzmir’de bir sağlık kurumunda sağaltım görüyordu. Bu yüzden, 29 ve 30 Haziran günleri birkaç gazetede ölüm haberini okuyunca şaşırmadım. Ama çok geçmeden öğrendik ki bu haberler asparagasmış. Yani kimi gazetelerimiz, henüz yaşarken öldürmüşlerdi Güngör Dilmen’i…

Yahya Kemal, “Düşünce” adlı şiirinde, “Ölmek değildir ömrümüzün en feci işi / Müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi” demişti. Oysa bugünkü hızlı iletişim çağında bu işin hiçbir güçlüğü kalmadı! “Twitter” sayesinde artık istediğimiz insanı istediğimiz zaman gönül rahatlığıyla öldürebiliriz! Üstelik “katil” damgası falan da yemeden! Anımsayacaksınız, daha önce de Münir Özkul ve Metin Akpınar, yine “Twitter” kaynaklı bir sorumsuzlukla “öte yaka”ya gönderilmişlerdi…

9 Temmuz 2012 günkü gazetelerin hemen tümünde Güngör Dilmen’in bu kez gerçek ölüm haberi vardı. Bir insanı ölmeden önce öldürmek, gazetecilikte herhalde başa gelebilecek en ağır “meslek kazası”dır. Daha önceki yazılarımızdan birinin başlığı, “Angelopulos ne zaman öldü?” idi. Cumhuriyet gazetesinin “Televizyon” sayfasında ünlü yönetmenin ölüm tarihiyle ilgili bir yanlıştan dolayı sormuştuk bu soruyu. Aynı soruyu şimdi Güngör Dilmen için de sormamız gerekiyor anlaşılan…

Basın etiği açısından topluca özeleştiri yapılması gereken bir durum var ortada. Ama beni asıl üzen, Güngör Dilmen’i ölmeden önce öldüren gazeteler arasında BirGün’ün de olmasıydı…


**


Özensiz Tümceler

· BirGün’ün 28 Haziran 2012 günkü “Medya” sayfasında kocaman harflerle şöyle bir başlık yer almış:

“Sizin desteğiniz bizim çok önemli”

Bu sözü, Silivri Cezaevi’nden yeni salıverilmiş meslektaşımız Müyesser Yıldız, “Tutuklu Gazetecilere Tanıklık Günleri”nde söylemiş güya. Ama besbelli ki başlıkta olması gereken “için” sözcüğü unutulmuş ve ortaya, “Tarzanca” bir deyiş çıkmış! Spot falan derken, yanlışların başlıklara da sıçraması çok can sıkıcı…

· 28 Haziran 2012 günkü Cumhuriyet Ankara’nın 1. sayfasındaki başlıklardan biri şöyleydi:

“Gökçek ‘Cinnah’ı da üstlemedi”

Hani “iplemedi” dese anlayacağız da “üstlemek” diye bir sözcük yok dilimizde. Bu tümcenin yüklemi,üstlenmediolacaktı herhalde. (Bizim arkadaşlar bu örneğe bakıp, “Cumhuriyet bile yapıyor!” kolaycılığına sığınmasınlar sakın!)