Emekçiler krizin faturasını ödemeyi reddediyor! Faturayı krize neden olanlar ödesin!
08.07.2018 09:44 BİRGÜN PAZAR
Maaşı yaklaşık 2500 TL olan bir emekçi gelirinin yaklaşık %40’ını kira olarak öderken TÜİK hesaplarına göre bu oran sadece %14,85. Enflasyon bu tutara göre hesaplanıyor, bunun yanı sıra temel harcama gruplarının endeks ağırlığı her geçen yıl düşürülüyor, emekçilerin belki de hiçbir zaman kapısından girmeyen ürünler sepete dahil ediliyor ve bütün bu yöntemler yaşadığımız gerçek enflasyonu saklamaya, emekçilerin karşı karşıya kaldığı yoksullaşmayı örtmeye hizmet ediyor

AYSUN GEZEN - KESK Eş Başkanı

24 Haziran seçimlerinin ardından halen MHP’nin oy oranını nasıl bu kadar arttırdığı, hangi partinin oyunun hangi partiye kaydığı, İnce’nin %8 “fazla”sının neyin nesi olduğu, İnce mi Kılıçdaroğlu mu soruları tartışmaların merkezinde dururken bir gerçeklik kendini çok acı biçimde dayattı: geçim derdi…Tabiki bu soruların önemsiz olduğunu söylemek mümkün değil; sosyoloji ve sosyal psikoloji çerçevesinde yapılacak incelemeler mücadele pratiklerinin geliştirilebilmesi açısından son derece önem taşıyor. Bununla birlikte emekçilerin, halkın gündelik yaşamında en ağır şekilde hissettiği geçim derdi derinleşerek artıyor.

Baskın seçim kararının ardından yapılan değerlendirmelerde ciddi bir ekonomik krizin kapıda olduğu, cari açığın, dış borçların çok yüksek olduğu, TL’nin değer kaybettiği, hane halkları açısından da özel sektör açısından da borçlanmanın çok ciddi boyutlara ulaştığı, ücretlerin giderek eridiği, enflasyonun, işsizliğin arttığı, bu ekonomik göstergelerin bu kararın alınmasında önemli bir faktör olduğu vurgulanmıştı. Nitekim kim seçilirse seçilsin, bu krizi kucağında bulacağı ve kısa vadede yönetilemezlik krizini de derinleştireceği yönünde öngörüler mevcuttu. Nitekim mevcut paradigmanın dışına çıkmayı aklının ucundan bile geçirmeyen, kapitalizmi biricik gerçeklik olarak ele alan, mevcut üretim ilişkileri içerisinden konuşan, uluslararası sermaye kuruluşlarının dayattıkları programlar çerçevesinde bir önlemler paketinden öteye geçilemeyeceğinin görüldüğü bir propaganda dönemi yaşadık. Bu paradigmanın dışına çıkan, başka bir dünyanın mümkün olduğunu söyleyen, bu dünyaya ilişkin program ve önerilerini halkla buluşturan bağımsız sol, sosyalist, devrimci yapılara olan ihtiyacı da bir kez daha derinden hissettik. Seçim bitti ve zamlar yine sağanak olup yağmaya başladı. AKP iktidarının krizin faturasını emekçilere ödetmeye, bütün yükü emekçi halkın sırtına yıkmaya çalışacağı bir kez daha tescillendi.

Geçtiğimiz günlerde TÜİK’in açıkladığı resmi enflasyon rakamları emeğinden başka satacak hiçbir şeyi olmayan, emeği ile geçinen milyonların yoksullaşmaya devam ettiğini de açıkça ortaya koydu. Haziran ayı enflasyonu (TÜFE) %2,61 olarak gerçekleşti ve en yüksek artış da gıda ve alkolsüz içecekler kaleminde yaşandı. Yıllık enflasyon ise (Haziran 2017-Haziran 2018) %15,39 olarak açıklandı. Beslenme, barınma, ulaşım gibi temel ve zorunlu harcamalar açısından durum pek parlak değil; hesaplamalarda yapılan ayak oyunlarına, son 15-20 gün içinde yaşanan zam furyasının yansımamış olmasına rağmen son 15 yılın en yüksek enflasyonu ile karşı karşıyayız.

Enflasyon hesabına “küçük” dokunuşlar

Çekirdek enflasyonun rekor kırdığı, üretici ve tüketici enflasyonunun artmaya devam ettiği, emekçilerin ekmeğine katık ettiği kuru soğanın %84, öğrenci evlerinin vazgeçilmezi patatesin %64, sivri biberin ve havucun %60 oranında zamlandığı, limonun kilosunun 8 TL’ye çıktığı ortadayken bu resmi enflasyon rakamları ile yaşadığımız gerçek enflasyon arasındaki uçurumu yine maalesef emekçiler, yoksullaştırılmış kesimler her gün sokakta, çarşıda, pazarda deneyimliyor. Peki TÜİK’in resmi enflasyon verileriyle üzeri örtülmek istenen ne?

TÜİK enflasyon hesabı yaparken, gıda ve alkolsüz içecekler, alkollü içecekler ve tütün, giyim ve ayakkabı, konut, ev eşyası, sağlık, ulaştırma, haberleşme, eğlence ve kültür, eğitim, lokanta ve oteller, çeşitli mal ve hizmetler olmak üzere 12 ana harcama grubunu ve dört yüzden fazla ürünün yer aldığı enflasyon sepetini esas alıyor. Fakat gelir grupları arasındaki eşitsizliği ve uçurumu yok sayan, zenginle fakiri aynı sepete sokan bu yöntem, en zenginlerle yoksulluk sınırına uzak, açlık sınırına yakın veya sınırın altında yaşayanlar için enflasyonun aynı olduğunu varsayıyor. Örneğin maaşı yaklaşık 2500 TL olan bir emekçi gelirinin yaklaşık %40’ını kira olarak öderken TÜİK hesaplarına göre bu oran sadece %14,85. Enflasyon bu tutara göre hesaplanıyor, bunun yanı sıra temel harcama gruplarının endeks ağırlığı her geçen yıl düşürülüyor, emekçilerin belki de hiçbir zaman kapısından girmeyen ürünler sepete dahil ediliyor ve bütün bu yöntemler yaşadığımız gerçek enflasyonu saklamaya, emekçilerin karşı karşıya kaldığı yoksullaşmayı örtmeye hizmet ediyor.

Enflasyon sepetinin aksine ise emekçilerin, halkın sepeti boş. Pazarda 100 TL harcayarak eve dönen biri, bir hafta yetecek yemeklik malzemeyi alamamış oluyor. Mikrofon uzatılan bir vatandaşın dediği gibi: “100 TL harcayıp dönüyorum, düşünüyorum ne aldım diye, bakıyorum hiçbir şey alamamışım.” Barınma, gıda ve ulaşıma ayırmak zorunda olduğu miktardan arta kalan kısmı öncelikle eğitim ve sağlık giderlerine harcayan emekçilerin ne eğlenceye ne kültürel faaliyetlere – sinemaya, tiyatroya, ailesiyle, arkadaşlarıyla dışarıda vakit geçirmeye, sosyalleşmeye – ayırabileceği geliri kalıyor. Bu yoksullaşma aynı zamanda boş zamanın iktidar tarafından yönetilmesine de olanak sağlıyor.

32 milyon borçlu var

Merkez Bankası’nın mayıs sonunda açıkladığı verilere göre 32 milyon insan, bankalara, finansal kurumlara, TOKİ ve varlık yönetim şirketlerine borçlu ve bu borç yaklaşık 580 milyar lira. AKPli yıllarda bu borç miktarı, 100 katın üzerinde artış gösterdi. İnsanların en temel ihtiyaçlarını dahi karşılamak üzere borçlanmak zorunda olduğu bir düzen yaratan AKP iktidarında 3 milyon kişi de borcunu ödeyemediği için bankaların yasal takibinde, varlık yönetim şirketlerinin tahsilat yapamadığı 1,5 milyon kişi olduğu düşünüldüğünde 4,5 milyon kişi borç bataklığına saplanmış durumda. Üstelik bundan birkaç gün önce kredi kartı azami faiz oranları arttırıldı ve yaşamak için borçlanmaktan başka çaresi olmayan insanlara bir de faiz yükü bindiriliyor ve sömürü derinleşiyor. Borçlanmanın sistemin yeniden üretimi ve emekçilerin sisteme bağımlı kılınması için bir araç olarak da seferber edildiğini yeniden hatırlamak gerekiyor.

Bütün bu verilere ve emekçiler, işçiler olarak yaşadığımız gerçekliğe rağmen “işçiyi, memuru enflasyona ezdirmedik” yalanlarına bir de sözcüklere takla attırarak ısmarlanan haberler ekleniyor. Resmi enflasyon verilerini haberleştiren yandaş medya, bilinçli olarak “enflasyon zammı” kavramını kullanıyor. Sanki kendinden menkul bir lütuf gibi sunulmaya çalışılan, bir artışmış gibi yansıtılan bu “zam” aslında enflasyon farkının maaşlara, ücretlere yansıtılmasından ibaret. Geçtiğimiz yılın Ağustos ayında AKP’nin memur kolu olan yandaş konfederasyonun “en az 3-4 puan arttırılmazsa imzalamayız” dedikten hemen sonra Reisinden aldığı emirle apar topar imza attığı toplu iş sözleşmesine göre kamu emekçilerinin ve emeklilerinin maaşları yılın ilk altı ayı için %4 oranında arttırılmıştı. Bu altı ayın sonunda enflasyonun %4’ü aşması durumunda aşan kısım Temmuz 2018 maaşlarına yansıtılacaktı. Aslında ücretlerin nasıl eridiğini gösteren bu farkın zam gibi yansıtılması ancak iktidarın karşısında el pençe divan duran, varlığını, zenginliğini iktidara borçlu olan yandaş medya tarafından haberleştirilerek yapılabilirdi.

En düşük maaş hesapları bile çocuk yardımı, asgari geçim indirimi gibi kalemler eklenerek yüksek gösterilmeye çalışılıyor. Bu aydan itibaren kamu emekçilerinin çok geniş kısmı %20lik vergi dilimine girecek ve ücretinden doğrudan kesilen vergi miktarı artacak. En temel ihtiyaçların ateş pahası olduğu, doğalgaza en az %20 oranında zam yapılacağı düşünüldüğünde erimeyi telafi etmesi gereken artışın daha cebimize girmeden fazlasıyla cebimizden çıkacağı çok aşikar. Üstelik doğalgazdan elektriğe, etten samana ve en son da patatese kadar herşeyin ithal edildiği ülkemizde TL’nin dolar başta olmak üzere döviz karşısında gittikçe değer kaybetmesi ile satın alma gücümüzün ciddi şekilde eridiğini daha açık biçimde görmek mümkün. Dolardaki yükselişle birlikte altı aylık dilim içerisinde ücretler 342 dolar azalmış durumda.

Özelleştirilen kamu hizmetleri: Parası olmayana hizmet de yok!

Ekonomik kayıplarımız ve krizi bu kadar derinden hissetmemiz sadece çarpıtılan hesaplamalarla, takla attırılan sözcüklerle, zamlarla, vergilerle açıklanamaz. Bütün bunların arkasında yatan nedenlere değinmek gerekir. 1980 darbesi ile önü açılmaya çalışılan neoliberal politikalar, kamunun tasfiyesi, kamu personel rejiminin değiştirilmesi, kamusal hizmetlerin özelleştirilmesi, esnek, güvencesiz istihdamın tek geçerli istihdam biçimi haline getirilmesi projesi gerek işçi sınıfı hareketinin, sendikal mücadelenin, sol, sosyalist, devrimci hareketlerin yeniden yükselmesiyle gerek de bu politikaları uygulayacak “güçlü” bir öznenin olmayışı ile bir dönem kesintiye uğramış olsa da AKP bu projenin uygulayıcısı olarak iktidara geldi. Uluslararası sermaye ve emperyalist güçlerle hiçbir derdi olmayan, onlarla uzlaşma ve işbirliği içindeki AKP, küresel kapitalist sistemin bir parçası olarak bugün emperyalistlere olan bağımlılığı gittikçe derinleştiriyor.

Koltuğu elinde kalan Binali Yıldırım, yap-işlet-devret modellerini ve dış kaynakları daha çok kullanacaklarını belirtti. Kamu-özel ortaklığı olarak da bilinen ve son dönemde şehir hastaneleri ile somutlanan bu model özünde belirli sermaye çevrelerine kaynak aktarmaktan, bir inşaat projesi olmaktan öteye gitmiyor. Sağlık hakkına ulaşımı dahi oldukça zorlaştıran, şehir içerisindeki değerli arazileri ranta çevirme amacı taşıyan proje verdiği garantilerle ciddi bir borcu emekçilerin sırtına yüklüyor ve en az 25 yılımızı, ve hatta çocuklarımızın geleceğini dahi ipotek altına alacak bir borcu kamunun sırtına yüklüyor. Emekçiler yoksullaşırken, AKP yandaşı bazı sermaye çevreleri servetlerine servet katmaya devam ediyor. Otoyol ve köprülerde de benzer bir sistem işliyor. Belki hiç geçemeyeceğimiz köprülerin parası garantilerle biz yoksul emekçilere ödetildiği gibi yeni rejimin başkanı Erdoğan “parası olmayan köprüden geçmesin” diyerek zaten sırtımıza yüklenen bu ağır yüke hizmetlerden yoksun bırakılmayı da ekliyor.

Kamu ihale kanununda sürekli yapılan değişikliklerle milyarlarca lira aile şirketine ve yandaş sermayedarlara akıtılıyor; kamu arazileri peşkeş çekiliyor; vergi indirimleri, vergi afları, teşvikler, hazine garantileri ile kamusal kaynaklar borçlanma sınırına gelen özel sektöre akıtılıyor. Böylece devlet, özel sektör yerine borçlanmayı kendisinin yapacağını söylemiş oluyor. Devletin sınıfsal karakterini görmek açısından önemli bir unsur. Yeni rejimin finansal kaynağı ve her tür denetimden azade olan Varlık Fonu da paralel hazine şeklinde bir borçlanma mekanizması ve ipotek fonu olarak kuruldu. Varlık Fonu’na devredilen Ziraat Bankası üzerinden Demirören grubuna aktarılan 675 milyon dolarlık kredi, servet transferinin en tipik örneği oldu. Son dönemde ise Berat Albayrak’ın kardeşinin kurucu olduğu bir vakfa vergi muafiyeti getirilmesi, doğal sit alanı olan ve tarla ve meyve bahçesi olarak geçen arazinin aile efradı lehine imara açılması en son örneklerden. Maalesef gün geçtikçe bu örnekler çoğalıyor. Yoksulların zorlukla aldığı ekmeğe, soğana, patatese, bibere zam üstüne zam yağarken efrat ve etraf gittikçe zenginleşiyor. Üstelik Türgev, Tügva, Ensar gibi gerici vakıf, dernek ve cemaatlere kaynak aktarılmakla kalınmıyor; çocuklarımızın eğitimi ve geleceği de bu vakıf ve derneklerin eline teslim ediliyor, AKP’nin kendisini ideolojik olarak yeniden üretmesi için seferber ediliyor.

Buna karşın emekçilerin iş güvencesi elinden alınıyor, kadro vaatleri işten atılmalara dönüşüyor, kadroya geçmeyi bekleyenlerin bir kısmı ise şirket çalışanı haline getiriliyor. Ülkeyi bir anonim şirket gibi yönetme iddiasındaki başkan, grev hakkımıza, grevli toplu sözleşme hakkımıza, sendikal hak ve özgürlüklerimize saldırıyor, grevleri önlemekle övünüyor. AKP iktidarı, yerleştirmek istediği rejimin önünde engel gördüğü emekçileri işlerinden, ekmeklerinden, geleceklerinden ediyor, kendi kadrolaşmasını tamamlamak üzere adımlarını sıklaştırıyor. Bundan böyle kimsenin iş güvencesi olmayacağını bir muştu gibi söyleyebiliyor; 3600 ek gösterge vaatlerine “seçimde bu tip yalanlar söylenir, ama seçimde olan seçimde kalır” pişkinliği ile cevap verebiliyor.

Her ay borcu borçla kapatmaya çalışan, ayın sonunu ucu ucuna getiren, pazardan elindeki filesi boş dönen, elde edebildiği geliri faiz ödemeye giden emekçi halk, efrat servetine servet katabilsin diye yoksullaştırılmaya daha fazla izin vermeyecek. Bu ülkeyi de borç batağına sürükleyen, bütçesi faiz ödeme bütçesine dönüşen, bağımlılığı derinleşen, iflasın eşiğine sürüklenen, emek düşmanı bir ülke haline getirenlere teslim olmayacak.

Krizin faturasını emekçiler ödemeyecek!

İstikrar vaat ederek seçimi geçiren AKP’nin bu vaatlerini patronlar ve sermayedarlar lehine gerçekleştirecek ve emperyalistlere bağımlılığı derinleştirecek, emekçilere daha fazla sefalet getirecek adımlar atmaya devam edeceği ortada. İnsanca yaşamaya yetecek bir ücret, iş güvencesi ve çalışma hakkımız için, sendikal hak ve örgütlenme özgürlüğümüz için, yüzünü sermayedarlara, sırtını emekçilere dönmüş bu iktidara karşı sınıf mücadelesini yükseltmek bugün en önemli görevimizdir. Neoliberal politikaların saldırgan bir uygulayıcısı olan AKP iktidarının kendi yarattığı ekonomik yıkımın faturasını biz emekçilerin sırtına yıkmasına asla izin vermeyeceğiz.

Refah devletinin öldüğünü, kapitalizmden başka bir yolumuz olmadığını söyleyenlere en iyi cevabı, bizi başka bir dünyaya götürecek o yolu açarak verebiliriz. O yol ise kamunun yeniden kazanılmasından, laiklikten, barış içinde bir arada yaşamdan, sınıf mücadelesinden geçiyor.