En büyük şike mağduru: Hasip Kaplan
KADİR CANGIZBAY KADİR CANGIZBAY
Emekli olduktan sonra epey bir subay açıkladı; savcıların, hakimlerin kapılarına bombaları kendileri koydurtmuşlardı...
Emekli olduktan sonra epey bir subay açıkladı; savcıların, hakimlerin kapılarına bombaları kendileri koydurtmuşlardı, adamlarını PKKlı kılığına sokup yol kestirtmiş, köy bastırtmışlardı; 33 silahsız erin katledilmesinde TSK bağlantısı var mıydı; hâlâ tartışmalı ve de bile bile gelen karakol baskınları…

Kastamonu saldırısını da Taraf yazarı yazmıştı, birkaç gün öncesinden. İstihbarat mı, talimat mı; orası meşkuk; ama, polis Recep’in kanı üzerinden AKP’nin iyice nemalandığı kesin: PKK’nın esas düşmanı MHP değil AKP’ydi, işte o ortaya çıktı, kendi hesaplarınca; bir de başbakan, Ankara’ya dönüş yolundaki boş parti otobüsüne atılmış bir iki kurşun sayesinde, kefenine sarılıp da yola çıkmış ‘demokrasi gazileri’ kervanına kendisini de katıverme fırsatını buldu.

Cizre’de İmam Hatiplilerin kaldığı yurda Molotoflu saldırının da başbakanın bütün BDP’lileri trerorist ve din düşmanı ilan etmesinin hemen arkasına rastlaması da epey manidar: Saldırgan adeta başbakanın ne kadar haklı olduğunu kanıtlama peşinde.

Bugünlerde ise, önce medyadaki elemanlardan biri, ‘BDP için tek yol terör’ diye başlık atıyor, hemen o gün mutlaka bir iki asker öldürülüyor, hem de sadece çatışma alanında/sırasında değil, şehir içinde, yol ortasında: “Hemen ertesi gün malum elemanlardan diğer bir ikisi, bu cinayetlerin hesabı BDP’den sorulmalı mealinde yazılar döşenebilsin diye mi  acaba?” diye sormadan edemiyor insan.

MHP’nin şehit cenazeleri üzerinden oy kazandığını ileri sürenlerin, MHP’yi kendi içlerinde eritmek gibi bir hedefleri olduğu zaten biliniyor. Ama, bugün için acil mesele BDP’yi kriminalize etmek; Nihal Kemaloğlu’nun tabiriyle ‘eşkiyalaştırmak’. Esas geniş hedef ise, başbakanın fiilî diktatörlüğüne yasal bir zemin oluşturmak, her ne pahasına olursa olsun; gerekirse dayatarak, kanırtarak.

Son şike operasyonunu da işte bu çerçevede değerlendirmek gerekiyor. Bu, sonuçta araçsal bir operasyon; ama, doğrudan doğruya başbakanın güdümünde: Önce kendisine brifing veriliyor, sonra başlatılıyor. Ancak esas ip ucu, “yargı bir karar vermiş” ifadesi: Başbakan, ne zaman ki “bu yargının işi” gibisinden bir laf ediyor, bilin ki polis yine başbakan tarafından birilerinin üzerine salınmış.

Buradaki amaç, halkı sindirmek, Metin Çulhaoğlu’nun tabiriyle pelteleştirmek; bunun için de kulaklarının her yere erişir, ellerinin de herkese yetişir olduğunu göstermek; insanları neden dolayı olduğunu dahi bilmeden cezalandırmak; ki, bu, terör rejimlerinin ana ilkesidir: İnsan ne yaparsa başına bela gelip, ne yapmazsa gelmeyeceğini bilemediği ölçüde “en iyisi mi” der, “hiç yokmuş gibi yapayım”.

İnsanları terorize etme konusunda en etkili araç ise ‘terörle mücadele’ pratiğidir: BDP’nin ‘tek yol terör’ dediğini iddia eden ‘terörle mücadele’ teorisyeni eleman, geçenlerde öyle bir terör tanımı yapıyordu ki, o tanıma göre “hırsız var” diye bağırmak bile terör suçu kapsamına girer; zira, bu bağırış, aynı zamanda “yakalayın” da demek olduğuna göre, insanları güç kullanıp şiddet uygulamaya da davet etmiş olursunuz ki, işte bu da terörü teşvik ve meşrûlaştırmanın dik âlâsı, sizin yeriniz de zindandır.

İşte, bu insan tortularına inat, “hırsız var” diye bağırmanın tam zamanıdır: Hasip Dicle’nin milletvekilliği, onunla birlikte de kendisine oy verenlerin iradeleri çalınmıştır. Diğer sanık milletvekillerinin hâlâ içeride tutulmaları ise, Meclis’in çalışmasını engellemektir ki, bu da darbe kapsamına girer.

AKP’nin, Hasip Kaplan’ın milletvekilliğini çalmaya ihtiyacı olmadığı gibi, adil bir seçim sistemi açısından, zaten en az 50 çalıntı milletvekilliğinin (327-275=52) üzerine oturmuş durumdadır; yani, alacakları maaşın helal mi haram olduğundan söz edilmesi gerekenler esas bu milletvekilleridir; aslında milletin vekili olmaktan çok Erdoğan’ın seçtikleri oldukları gerçeği bir yana. Burada esas amaçlanan, güç gösterisi, istiskal, hakaret, tehdit, şantaj ve de kaba kuvvet kullanımı yoluyla, başta Kürtler olmak üzere halkın tümüne göz dağı verip, Erdoğan diktatörlüğüne teslim olmamızı sağlamaktır. Bu arada, araçsal hedefler olarak bir yandan Kürtleri kendi aralarında, diğer yandan da halkın tümünü Kürt olmak-olmamak ve diğer etno-kültürel kategoriler üzerinden çatışır, haklarını bu temelde arar hâle getirmek için de her yola baş vurulacaktır.

Bu noktada, artık kan dökülmesin ve barış ve huzur içinde yaşayalım diyen herkese düşen, her şeyden önce AKP’nin ideolojik hegemonyasını kırmaktır ki, bunun da hem ‘en olmazsa olmaz’, hem de en pratik ilk adımı, hangi mesele ki, doğrudan doğruya Erdoğan ya da onun polisi, yargısı, medyadaki elemanları tarafından gündemin bir numaralı maddesi hâline getirilmek isteniyor, işte tam tamına ondan uzak durmak; daha doğrusu, onların işin içine soktuğu parametrelerin hiç birini kullanmaksızın yeniden tanımlamaya girişmektir.

Şöyle ki, eğer bunlar futbolda şike meselesi var diyorlarsa, yapılacak olan, tutup da ‘kim şike yaptı kim yapmadı’ veya ‘bu mesele niye şimdi gündeme geldi’nin üzerinde durmak yerine sporda profesyonellik olur mu ya da klüplerin şirketleşip borsaya açılmaları ile şike arasında her hangi bir çelişki var mı türünden soruları ortaya atıp, tartışmayı farklı bir eksene taşımak ya da terör suçunun kapsamını tartışmaya açtıklarında, içerikleri somut fiiller temelinde tanımlanmış suçlardan ayrı olarak terör suçu diye bir kategorinin olup olamayacağı konusunu gündeme getirmek. Bir de, herkes futbolda şikeye odaklanmışken, Yargıtay, YSK ve iktidar partisinin Hasip Kaplan’a ve Diyarbakır halkına yaptıkları, şike değilse, ne.