En ırkçı adam Şapkacı Aram
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT
Dünyada bunca uluslararası sözleşme, bunca uluslararası cezai yaptırım, bunca uluslararası ayıplama olmasına rağmen, ırkçılığın artık geride kaldığını....

Dünyada bunca uluslararası sözleşme, bunca uluslararası cezai yaptırım, bunca uluslararası ayıplama olmasına rağmen, ırkçılığın artık geride kaldığını, bittiğini söyleyebilir miyiz? "Kafatasçılık" anlamına gelen ırkçılık belki geçmişte kalmış olabilir, ancak bugün yaşanan bir biçimi var ki çok daha rafine ve bir o kadar da alçakça. Bugünkü sinsi ırkçılık durumlarını gördükçe geçmişteki kafatası ırkçılığını arayası geliyor insanın.

Bir insanın bir diğer insanı başka bir ırktan olduğu için yok etme vahşeti her ne kadar yeryüzünden silinmediyse de, azaldı diyebiliriz belki ama öldüren ırkçılığın yerini, daha azgın haliyle, öteleyen ve aşağılayan ırkçılığın aldığını da tesbit etmemiz gerek.

Ülkemiz ise bu tür ırkçılığın fütursuzca kullanıldığı kontrolsüz bir alan. Böylesi bir ırkçılığın varlığı için gazete sayfalarına ya da televizyon ekranlarına her gün şöyle bir göz atmak fazlasıyla yeterli. Sadece siyasi yelpazenin değil, magazinel dünyanın dahi sağında solunda rafine ırkçılığın inanılmaz örnekleri cirit atıyor. İşte size son bir örnek... Ceviz Kabuğu programı...

"Van'ı satın almaya çalışan Ermeniler"e yönelik ipe sapa gelmez, kaba sövgü ve asılsız iddialar... "Gâvur"un dillerde yalama haline dönüştüğü küfürbaz söylemler... Yalanlar ve dolanlar... Nasıl olsa itiraz eden yok, ne hesap soran bir savcılık, ne ceza uygulayan bir adalet mekanizması ve ne de bunlara hadlerini bildirecek bir Basın Konseyi söz konusu. Gizli ya da açık bir ırkçılığın akıntısına kaptırmışlar, veriştirip duruyorlar Bir zamanlar kendimize model aldığımız, yazılarıyla kendi yaşam çizgimizi doğrulttuğumuz İhan Selçuk'un yazdıklarına ne demeli peki? "Sen gel de bu işe şaşma" başlıklı yazısında Fener ve Ermeni Patrikhaneleri'nin sabıkalarını sorguluyor ve bu sabıkaların tarih olmadığına hükmettirecek bir yargıyla ve o kendine has rafine üslubuyla bakın neler diyor!

"Kurtuluş savaşımız aynı zamanda Hıristiyan ile Müslüman arasında" ve "Bu mirasın ağır yükü de günümüzde karşımıza çıkıyor"...

Bir de önerisi var Selçuk'un... "Eğer müzakere tarihi verilirse Türkiye AB'ye girmek için en az 10-15 y' bekleyecek-miş. Peki Patrikhane ile papaz okulu talepleri neden beklemiyor?" Hakikaten yazının başlığı çok güzel... "Sen gel de bu işe şaşma!" Bir zamanların şapkacısı sınıf arkadaşım Aram geldi yine aklıma. Mercan'da şapkacılık yaparlardı baba oğul, Toronto'ya göç etmeden önce.

Aram'a kalırsa o dünyanın en uzman kafatasçısıydı. Övünerek anlatırdı uzmanlığını. "Müşteriyi içeri girdiğinde hemen kafasından tanırım. Nereli olduğunu anlarım ve hangi yöre insanına hangi tür şapka verilmesi gerektiğini çok iyi beceririm."

Örneklerdi de anlattığını... "Karadenizli'nin kafası büyüktür onlara 50, 51, 52 numaraları verirdim. Antalya ve Hataylıların ufak ve sivri olurdu kafaları. Uzaktan bakınca anlardım içeri girenin nereli olduğunu ya da biraz konuşturur, hemen şivesinden anlardım ve o sormadan hangi numaranın, hangi modelin onlara uygun olacağını pat diye daha içeri girerken söylerdim, şaşırırlardı bu öngörüme ve başka da bir yere gitmezlerdi. Ne verirsek onu alırlardı." Bizlere şimdilerde gizli ırkçılığı milliyetçilik ya da ulusalcılık olarak yutturmaya çalışanları gördükçe, uzmanlığını inkâr etmeyen Aram geliyor aklıma. Baksanıza bizimkilere... Kimselerin ırkçılığı üzerine alındığı yok. Ne demeli bilmem ki! Kurban olsunlar Aram'ın kafatasçılığına! (Bu yazı 24 Eylül 2004 tarihinde BirGün gazetesinde yayımlanmıştır.)