En sadık AB’ciler Türkiye’de
HAYRİ KOZANOĞLU HAYRİ KOZANOĞLU
Türkiye “AB’ye hizmette yine kusur mu ettik” diye hayıflanacağına, Gümrük Birliği dahil AB ile tüm ilişkilerini yeniden gözden...

Türkiye “AB’ye hizmette yine kusur mu ettik” diye hayıflanacağına, Gümrük Birliği dahil AB ile tüm ilişkilerini yeniden gözden geçirmenin zamanının geldiğini kavrayabilse daha hayırlı olacak...

Ne ilginçtir ki bu ülkede Avrupa Birliği'ni(AB) hala  çok sağlam, çok uyumlu, çok tutarlı bir kurum zannedenler mevcut. 2. Dünya Savaşı'nın sona erdiğinin farkında olmayan Japon askerleri gibi, söze ''AB uyum yasalarını çıkarabilecek mi?'', ''Kopenhag kriterlerinin gereğini yerine getirebildik''diye başlayıp, inadına AB ruh haliyle, malum ezberlerini sıralayabiliyorlar. Çin Başbakanı Wen Jiabao kriz sonrası ''Biz dersimizi çalışıyoruz da acaba hocalarımız ne durumda?'' mealinde  bir değerlendirme yapmıştı. Biz dersimizi çalışmıyoruz, ödevlerimizi yapmıyoruz. Tamam da, acaba hoca hala kürsüsünde mi?
Hatırlanırsa AB anayasası Fransa ve Hollanda'daki referandumlarla reddedilmişti. Temcit pilavı, Lizban anlaşması adı altında ısıtılıp bu kez de İrlanda seçmeninin önüne kondu, onlar da  ''yemez!'' cevabını yapıştırıverdi. İşin ilginç yanı, AB dönem başkanlığı görevi şimdi Çek Cumhuriyetinde. Cumhurbaşkanı Vaclav Klaus tam bir AB karşıtı. İtiraz noktaları aşırı bir piyasacı olmasından kaynaklanıyor.Brüksel'i fazla bürokratik, düzenlemeci  buluyor. Bu nedenle İrlanda'da  ''hayır'' kampanyasını yürütenlerden iş adamı Declan Ganley'i ''komünizme karşı direnen muhaliflere'' benzeterek küçük çaplı bir diplomatik skandal da yaratmıştı. Çek Cumhurbaşkanının rolü her ne kadar sembolik yürütmenin başı başbakansa da, Klaus'un ülkesinde popüler politikacı olduğunu unutmayalım.

AB DOĞUYU KAYBETMEK İSTEMİYOR
Geçtiğimiz hafta acilen toplanan AB Zirvesi, Orta Avrupa'da bankacılık ve finans kriziyle cebelleşen Tuna'nın doğusundaki üye ülkelere yönelik kapsamlı bir kurtarma pakedini reddetti. Bu Macaristan başbakanının ''yeni bir demir perde'' yükseldiği yakınmasına neden oldu. Aslında yaşanan kaosu bir doğu-batı kutuplaşması şeklinde mutlaklaştırmak da doğru değil. Çünkü kendilerini görece emniyette hisseden Polonya, Çek Cumhuriyeti gibi ülkeler adlarının, Macaristan, Ukrayna, Letonya gibi  ''tukaka edilmiş'' ülkelerle anılmasını istemiyorlar. Buna karşın Avusturya,İtalya, İsveç gibi bankaları doğuda aşırı riskle yüzyüze gelen hükümetler ise, mutlaka bir çözüm bulmasından yana. AB'nin en büyük ekonomisi Almanya'ya  gelince, doğuda finansal riskleri göreceli olarak düşük ,sanayinin dağılması ve ihracatının düşmesi biçiminde ortaya çıkan kendi ekonomik sorunlarıyla boğuşurken elini cebine atmaya pek niyetli değil. Bu nedenle pası IMF'e atmaktan yana. Buna karşılık bölgeyle ekomik ilişkileri sınırlı kalsa da, kamunun pençesinden kurtarılmış Doğu Avrupa'nın sembolik ve stratejik önemi nedeni ile ''kaybedilmesini'' istemeyen AB geniş bütçeli kurtarma operasyonlarından kaçınılmaması gerektiği kanısında. Bu eğilimi en belirgin biçimde neocon takımından şimdinin Dünya Bankası Başkanı Robert Zoellick'in Batı Avrupa'nın doğu bankalarına 120 milyar avroluk sermaye sağlaması yolundaki çağrısından gözlemleyebiliriz.
Konu oldukça karışık, tartışmanın kapsamını AB'ye üye kabul edilmiş Macaristan, Polonya, Letonya gibi ülkelerde sınırlama çabasından, komünizm deneyimi yaşamış Kazakistan, Tacikistan'a kadar uzatma önerilerine kadar farklı yaklaşımlar mevcut. Bu nedenle bu yazıyı üç temel saptamayla sınırlandıracağız.
Öncelik, Doğu Avrupa'da yaşanan kapitalist küreselleşmesinin, neoliberal politikaları bölgeye yansımasından ibaret. Bu süreci Nobel Ödüllü Sol Keynesyen olarak adlandırılabilecek Paul Krugman, 3 Mart tarihli International Herald Tribune'de yayımlanan makalesinde çok iyi özetliyor. Krugman'a göre, 90'ların ortasında Asya'nın yükselen ekonomileri sermaye  ithalatında başı çekiyordu. Bu ülkeler Asya kriziyle birlikte tam tersi bir yönelime girdi, aşırı tasarruf yaparak tüm dünyadaki finansal varlıkları istiflemeye başladı. Devasa miktardaki bu paranın büyük çoğunluğu ABD'de park etti. Bu arada sermaye girişinin yoğunlaştığı en liberal rejimlere sahip ülkelerde bizim "Anadolu Kaplanları" benzeri türleri zuhur etti. İzlanda Kuzey Kaplanı, İrlanda Kelt (Celt) Kaplanı ilan edilirken, Estonya'ya Baltık Kaplanı sıfatı layık görüldü. Sermaye girişleri bu ülkelerde büyük ‘refah yanılsaması’ yaratırken borsalar yükseliyor, yerel paralar değerleniyor, aşırı yatırımların getirdiği hızlı büyümelerle ortalık gülistanlık görünüyordu. Tüm balonlar gibi, bu balon da sonunda patladı. Doğu Avrupa işte bu küresel süreçten nasibini alıyor.
AB’nin temel dayanağı olarak sunulan, ‘dört özgürlük’ de tehlikede görünüyor. Geçtiğimiz haftalarda bahsettiğim korumacılık eğilimleri, malların ve hizmetlerin serbest dolaşımı sekteye uğratıyor. Örneğin Fransa "buradaki fabrikaları açık tutun, Çek Cumhuriyeti'ndekileri kapatın" talimatıyla, ‘Tek Pazar’ fikrini ayaklar altına alıyor. Üstelik buna ‘ahlaki yükümlülük’ diye bir misyon yakıştırıyorlar. Batı bankalarının Doğu Avrupa’daki 1.7 trilyon dolar riski, yakın bir dönemde bu sermayenin paçayı kurtarmaktan öte bir perspektifi olamayacağını gösteriyor. Nitekim, İngiliz ve Yunan maliye bakanları bankalara sadece ulusal şirketlere kredi açma telkininde bulunarak ekonomik milliyetçiliğin daniskasını sergiliyor. Emeğin serbest dolaşımı ise, AB genişlemesine öngörülen 7 yıllık geçiş dönemine karşın İngiltere, İsveç gibi hükümetlerin hayırhah tavrı nedeniyle Doğu Avrupa ülkeleri vatandaşları için fiilen hayata geçmişti. Şimdi özellikle Fransa tarafından çığırtkanlığı üstlenilen ‘Polonya tesisatçı’ umacısının tekrar tedavüle sokulacağını tahmin etmek pek zor değil. Özetle, AB giderek her ulusun başının çaresine baktığı bir 'boş gösteren' haline geliyor. Brüksel'in elindeki 25 milyar avroluk 'acıl istikrar fonu' türü olanaklar korkunç ekonomik kriz karşısında devede kulak kalıyor.
Türkiye sürüklendiği 1994-1999-2001 ekonomik krizlerinde, aşırı riskli bankacılık krizinin, ürkütücü boyutlarda döviz cinsinden borçlanmanın bedelini ağır ödemişti. Şu anda Macaristan'da toplam borçların üçte ikisinin hane halkına açılan kredilerin yüzde 83'ünün, şirketlere verilen kredilerin yüzde 95'inin başta avro olmak üzere yabancı para cinsinden bağıtlandığı bildiriliyor. Türkiye'de durum bu denli vahim değilse de, hızla daralsa bile hala kayda değer bir boyutta bulunan cari işlemler açığının üstüne bir de alış borçlarının anapara ve faizlerini ekleyince, 2009'da yabancı fon ihtiyacının temin edilebilmesinde büyük güçlükle karşılacağı ortada. Türkiye'nin Doğu Avrupa gibi en önemli döviz kaynağı avro bölgesine yapılan ihracat. Son rakamlar 2008'in son çeyreğinde avro bölgesinin yüzde 1.5 daraldığını, 2009'un ilk ayındaki daralmanın ise yüzde 1.8'e varacağını gösteriyor. Bu ithalat rakamlarının çok daha hızla inişe geçmesi anlamına geliyor. Üstelik Türkiye AB'nin üyesi olmadığı için, henüz ufukta görünmese de Bürüksel'den uzanacak bir yardım elinin muhatapları arasında yer almayacak, Soros'un önerdiği, ''hükümetler değil de AB'nin kendisi borçlansın'' planının özneleri listesinde bulunmayacak. Bu nedenle tüm dünya dengelerinin yeniden şekillendiği bir dönemde, Türkiye ''AB'ye hizmette yine kusur mu ettik?'' diye hayıflanacağına, Gümrük Birliği dahil AB ile tüm ilişkilerini yeniden gözden geçirmenin zamanının geldiğini kavrayabilse daha hayırlı olacak.

DÜZ MERCEKTEN MESELEYE BAKIŞ
İsterseniz yazıyı geçtiğimiz hafta, İş Yatırım Menkul Değerleri'nin konuğu olarak Türkiye'ye gelen, ''Ünlü stratejist'' diye sunulan George Friedman'ın değerlendirmesiyle bitirelim. Yanlış anlaşılmasın Friedman'ın Türkiye'ye ilişkin senaryolarını başaşağı edebilen, nabza göre şerbet veren tüccar tipli bir şahsiyet olduğu kanısındayım. Tam da bu nedenle, yanar döner, gündelik analiz yapan birinin düz merceğinden mevzunun nasıl göründüğünü sergilemesi bakımından Friedman'ın aşağıdaki sözlerine kulak kabartabiliriz:
Türkiye'nin AB'ye girmek için bu kadar uğraşmasını aslında anlamıyorum. AB'li liderlerin krizde Doğu'yu nasıl yalnız bıraktığına bakarsanız, aslında AB'nin başarısız olduğunu ve bölündüğünü anlarsınız. Türkiye şu an AB üyesi olsaydı neler olacağını bir hayal etmeye çalışın. Bürüksel, Türk ekonomisini düzeltmeye çalışıyor olacaktı. Avrupa Merkez Bankası, Almanya, Fransa gbi ülkelerin çıkarlarına göre politikalar uygulayacaktı... (Dünya Gazetesi 3 Mart 2009)