En sevdiğim festival
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

“En iyi festivallerin içinde hangisi daha iyi?” diye bir değerlendirme olmaz elbette. Ama son kırk küsur yıldır birlikte yürüdüğümüz festivallerden bugün de en çok İstanbul Film Festivali’ni severim. Aslında bunu yazmadan, söylemeden önce hayli düşündüm. Çünkü İstanbul’un iki büyük caz festivaline, İstanbul Caz Festivali ile Akbank Caz Festivali’ne de çok düşkünüm, birlikte yaşanmış çok anlarımız vardır. Üstelik ‘live’ oldukları için akılda da daha bir şiddetle kalıyorlar.

Ancak, ta bütün festivallerin hepsinin anası olan İstanbul Festivali’nde barındığı ilk yıllardan beri Film Festivali’yle beraberiz. Sinema yazarı olmak hasebiyle daha da bir içindeydik. Bu yıl ise festivalimizin 34. yılını kutluyoruz. Basın toplantısında Görgün Taner açılışı yaparken, “34 yıl bu, dile kolay” diyerek, önce “Dışarıda Atilla Dorsay’ı gördüm” diye başlamış. Sonra da benim, Elçin’in (Yahşi) ve Uğur’un (Vardan) adlarını saymıştı. Ben tescilli festival dostu olduk diye seviniyordum ki, sözünü esirgemeyen takımından Uğur; o, Görgün, Elçin ve ben bir ara aynı yerde toplaşmış resim çektirirken, ‘resimaltı’mızı yapıştırdı: Festival kaşarları… Olsun, biz razıyız!

Bence gene iyi bir festival yılındayız. (Bu “bence”lerin de, çok bilmişlik, kendini beğenmişlik diye değil de; “naçizane fikrimdir” anlamına kabulünü rica ederim.) Birlikte büyüdüğümüz, alışılmış bölümlerimizin yanına yeni bölümler geldi her şeyden önce. Biz Yeni Sinema için bayram etmeyi sürdürürken, 13 yerli belgeselin bu yıl Ulusal Belgesel Yarışması’na katılıyor olması çok sevindirici. Böylece Festival, belgesel açısından da zengin bir festival oldu. Özel Gösterim/Ufak Hakikatler de, kısa süreli filmleriyle bir başka zenginlik vadediyor. Özellikle Melik Saraçoğlu ve Hakkı Kurtuluş ikilisinin elinden çıkma “Müjdeler Var Yurdumun Toprağına Taşına, Erdi Sinemam 100 Şeref Yaşına!”sını çok beğenmiştim (bir yarışmada karşıma çıktı sanırım). Belmin Söylemez’in “Bilge ve Öğrencisi: Bir Reji Asistanının Günlüğü”nü de çok merak ediyorum.

Restore edilmiş “Yılanların Öcü” ile Sinematek’in 50. yılını kutlar ve Onat Kutlar’a yirmi yıl sonra bir daha yanarken, onun Sinematek dergisi Yeni Sinema’da çıkmış “Visconti ya da Bir Uzaklığın Tarihi” başlıklı yazısı eşliğinde (katalogda yer alıyor), Visconti’nin “İl Gattopardo / Leopar”ını yeniden izleme şansımız olacak. 9’unda İstanbul Modern, 10’unda Rexx’te...

Ustalar (Peter Greenaway’in “Eisenstein Meksika’da”sı başta olmak üzere, hoş sürprizler var), Dünya Festivallerinden, Akbank Galaları (Panahi’nin “Taksi”si, onur veren “Pride” ve Tom Courtenay ile Charlotte Rampling’e Berlin’de ödül getiren “45 Yıl”), NTV Belgesel Kuşağı (ille de Sedef Düğme, Citizenfour ve Mahmud Derviş belgeseli “Kaydet Ben Bir Arabım”) ve elbette Anılarına. Bu yıl ne çok sinemacı kaybettiğimizi bize bir daha hatırlatıyor. İçlerinden birinin filmini, genç yaşta ölen büyük bir belgeselcinin, Michael Glawogger’in filmi “İşçinin Ölümü / Workingman’s Death”i özellikle tavsiye ederim. Yeni bölümlerden “Balkanlar: Ateşin Sineması” (“Ders”i tavsiye ederiz. İyi oynanmış bir film görmek isteyenlere de “Kurallar Böyle”yi (Emir Hadzihafizbegovic, Jasna Zalica). Beş filmlik bölümüyle Lisandro Alonso’yu ise sakın unutmayın!

Daha neleri etmem ki? Ama malum, mevsimi zaten. Herkes listeler yapıyor. Ben de yaptım: 10’luk, 15’lik ama listeye her bakışımda gözüme bir-iki “Nasıl unutmuşum?” dediğim film geliyor. Onun için kendi deneyiminize, sezginize güvenin. Filmlerinizi seçip izleyin. İyi festivaller!