Enternasyonalist seferberlik
İBRAHİM SİRKECİ İBRAHİM SİRKECİ
Son bir ay içinde ikinci kez Türkiye’deydim. İki şehir iki üniversite gördüm ve yüzlerce akademisyen ve öğrenci ile görüştüm.

Son bir ay içinde ikinci kez Türkiye’deydim. İki şehir iki üniversite gördüm ve yüzlerce akademisyen ve öğrenci ile görüştüm. Dünyanın dört bir yanında insanların neden ve nasıl göç ettikleri meselesine yıllarca kafa yormuş birisi olarak, karşılaştığım insanların, bu kadar memleketi terketme hevesinde olması beni şaşırtmadı. Ya sev ya terket değil de hem severim hem giderim türünden bir kaçış bu bahsettiğim. Ancak yine de ya sev ya terket diyenler ve onlara benzeyenlerin memleketi yaşanılmaz hale getirerek  amaçlarına ulaştıkları söylenebilir.

Daha önceleri de yazmıştım, Türkiye, dışarıdan bakıldığında ve ekonominin genel göstergeleri itibariyle son on yılda gerçekten çağ atlamış görünüyor. Bu değişim gözle görünür ve hissedilir düzeyde. En azından senede bir iki kez ziyaret eden birisi için böyle.

Kültürel ve toplumsal nitelikler büyük oranda baki kalmak kaydıyla Türkiye’nin pek çok Avrupa ülkesinden farkı yok gibi. Ücretler de artmış, yoksulluk da artmış ve daha çok da hayat pahalılığı artmış. Çoğu zaman hesap öderken aa bu neredeyse Londra’dan daha pahalı diye düşünürken yakalıyorum kendimi. Küçük Amerika olmaktan mütevellit gelir dağılımındaki dengesizlikte Avrupa değil Meksika’ya daha yakınız.

Üniversitelere davet edildiğimden oradaki durumu ve tavrı daha sık gözlemlemiş oldum. Bu arada “her köye bir üniversite” kampanyası almış yürümüş ve dağlar taşlar üniversite olmuş. Bunu kelime anlamıyla da kullanıyorum. Bir arkadaşımla yolculuk sırasında bir kaç kampüs gördük ve gerçekten de nerede bir küçük şehre yukarıdan bakan hakim bir tepe bulunmuş, hemen oraya bir üniversite kurulmuş.

Akademisyen arkadaşların manzara zevkinden mahrum bırakılmasını muhakkak ki savunmuyorum. Benim için bu bina doğal bitki örtüsü ile kaplanmış tepelerin üzerinde sunulanın ne olduğu daha önemli.

Çok sayıda ilginç işler yapan, yapmaya çalışan ve zehir gibi çalışkan öğrenci ve genç akademisyenle karşılaştım. Kerameti eski hocamız Yusuf Ziya’dan mıdır yoksa hükümetten midir bilinmez ama her yerde bir enternasyonalizm seferberliği ilan edilmiş gibi. “Sağ Troçkizm” diye bir şey icad oldu belki de? Herkes bir yerlere gitmeye çalışıyor.

Daha muhafazakar kampüsler Orta Asyaya açılmışlar, Türki ve gayri-Türki üniversitelerle enternasyonalleşmişler. “Yüzü batıya dönük olanlar” – Ne demekse artık? Herhalde tepelerin batı yamacına konuşlanmış olanlar! – ise Avrupa ama illa ki doğu ve güney Avrupa ile kaynaşma çabasındalar. Avrupa Birliği değişim programları, TÜBİTAK ve YÖK’ün destek programları ile geniş imkanlar yaratılmış.

Böyle gide gele, başkalarına baka baka sanırım –ve umarım– memlekette bilimsel çalışmalar gelişecek. Türkiye’nin meselelerine eğilmiş çok sayıda akademisyen de var ancak öz-sansür de o oranda yaygın ve gelişmiş. Hemen her konuda bir yığın gereksiz kırmızı çizgi ve hassasiyet olduğundan, üniversiteler hala Afrika’daki etnik çatışmalar üzerine araştırma merkezleri kurmayı daha uygun buluyor. Halbuki çoğu zaman kampüsün kurulduğu tepenin hemen ardında ya da aşağısında alası var araştırmak ve anlamak istedikleri çatışmanın.

Enternasyonalist seferberlik bu öz sansürün de aşılmasını getirebilir mi? Belki; ama sınırlı sayıda örnekte gördüğüm “gate-keeper” diyebileceğimiz kurullar ve kişiler kolay kolay değişmiyor. Karar vericilerin ve ünvan dağıtıcıların siyasi bilinci çok yüksek olduğundan tez konularının, kelimelerin, terimlerin ve yöntemlerin çok dikkatli seçilmesi gerek. Örneğin Türkiyeli tabiri sizi başbakan yapabilir ama okulu bitirmenizi de engelleyebilir.

Ancak bunun kurumsal değil de kişisel düzeyde yaygın bir sorun olduğunu düşünüyorum. Beton kafalar var ama yapı tamamen betonarme değil. Yani bu kurulların üyelikleri yenilendikçe uzun vadede gereksiz hassasiyetler zayıflayıp kaybolabilir. Böylece öz sansür de gevşeyip özgür düşüncenin önü açılabilir. Belki de ben çok iyimserim.

İyi pazarlar ve bol şanslar.