Ercan Kesal, BirGün Pazar'a konuştu: Sadece kötüler değil görmezden gelen ‘iyiler’ de suçludur
05.11.2017 09:33 BİRGÜN PAZAR
“En acımasız kötülükler her zaman kötü insanlar tarafından işlenmez ve çoğu zaman başımıza gelenlerin sebebi ‘iyi insanlar’ın görmezden geldiği şeyler yüzündendir”

Burak Abatay

Hekim, yazar, yönetmen, senarist ve oyuncu… Ercan Kesal’ın çalışkanlıkla ürettiği onlarca iş, disiplinler arası üretim yıllardır hayatımızın içerisinde. Bir Zamanlar Anadolu’daki psikolojik tarumar, Peri Gazozu’ndaki Anadolu anlatımı, Nasipse Adayız’daki siyaset düzeninin eleştirisi… Ercan Kesal ülkeyi ve insanını çok iyi tanıyan ve onları devamlı gözleyen bir sanatçı. Tüm bu üretim aşamalarında Kesal’ın yaşamına, edebiyat ve sinema üretimine dair basında çıkan söyleşiler “Aslında…” adlı kitapta toplandı. Doğuş Sarpkaya’nın yayıma hazırladığı kitap üzerine Kesal ile konuştuk.

■Elimize aldığımız kitap bir soru-cevap kitabı. Bir çelişki yaratıp yaratmayacağından emin olamayarak şu soruyu sormak istiyorum: Soru ve cevap, yaşadığımız coğrafya ile mukayese ettiğimizde sizde nasıl bir karşılık buluyor?
“Aslında” diye başlayalım o zaman. Konuşmak, muhabbet etmek ya da sorulan bir soruya cevap vermek aslında istişaredir. Bir çeşit tartışma, meselenin çözümüne dair bir çaba, gayret. Her şeye rağmen konuşabilmenin, anlaşabilmenin bir yoludur muhabbet etmek. Benim de en çok sevdiğim şey. Bu coğrafyanın sosyal hayattaki iletişim için en çok başvurduğu yöntem. Doğu toplumları özellikle ima ile konuşmayı, söyleyeceklerini kıssaların hisselerin arkasına gizleyerek vermeyi tercih eder. Bu da zaten evvel emir soru-cevabı dayatır. Hatta Anadolu’da insanlar çoğu zaman kendine sorular sorarak sürdürür konuşmasını: “Diyeceksin ki nerden bildin şimdi?” Ya da “O zaman ne yapacaktım ben de?” Ama yine de aslolan doğru soruyu sormak. Goethe’nin dediği gibi: “Zekice bir cevap istiyorsan, zekice bir soru sor!” Belki de yaptığım işle, mesleğimle de ilgili bir durum: Doğru soruyu sormak sorunun çözümünün de başlangıcıdır çünkü.

■Sanatsal üretim yapan insanlara sanatını sorup cevap istemek çok kolay bir iş değil. Siz bir kitabınıza yahut filminize ilişkin bir soruyla karşılaştığınızda, “Zaten anlatacağımı anlattım” diyor musunuz?
O kadar kolay değil bu. Üstelik bu tavır bana bir parça kibirli de geliyor. Bir mesele üzerine tefekkür etmekten ne çıkar! Sorular ve beklemedik cevapları bence ürettiğiniz şeyi zenginleştirmeye devam ederler. Yaşadığımız sürece yazmaya, çizmeye, film çekmeye, oynamaya devam edeceksek eğer, demek ki anlatacaklarımız ya da göstereceklerimiz henüz bitmemiş ya da yaptığımız şeyin içinde sığmamış. Sorulara sonuna kadar açığım ve kendi bildiğimce cevaplarım.

ercan-kesal-birgun-pazar-a-konustu-sadece-kotuler-degil-gormezden-gelen-iyiler-de-sucludur-378601-1.

‘Gelecek cevabı hep merak ettim’
■Üretiminizin muhteviyatına ilişkin sorulan soru, sanatçıyı anlamış olmayı beraberinde getirir mi?

Hayır getirmez. Daha kötüsü-belki de iyisi!- yeni sorular sorulmasına bile vesile olur. Hatta yazarı “Galiba beni hiç anlamamışlar” ümitsizliğine bile düşürebilir. Ama daha çok aynı dertlerle hemhal olduğunuz ruh kardeşlerinize yazdığınız bir mektup olan yazılarınızın muhatabına ulaştığını hissedersiniz. Eninde sonunda yapıp ettiğiniz ve yeryüzüne fırlattığınız her şey gerçek sahiplerine ilettiğiniz notlardır. Onlardan gelecek cevabı hep merak ettim ben. Yazdım, çektim, oynadım artık gerisi beni ilgilendirmez diyenlerden değilim. Oradan gelecek cevaplar dünyaya, geleceğe ve birlikte kurtulmaya dair ümidimi artırıyor.

ercan-kesal-birgun-pazar-a-konustu-sadece-kotuler-degil-gormezden-gelen-iyiler-de-sucludur-378599-1.■“Aslında…” kitabı ile ilgili olarak, kimden çıktı fikir?
Söyleşi ve diğer konuşmalarımı fazlasıyla ve hassasiyetle ciddiye alan, buna uzun zamanlar ayıran birisiyim. Her konuşmam için verdiğim emek yayımlanması için hazırladığım bir hikâyem kadar kapsamlı ve zahmetlidir. “Cevapladım, geçti gitti işte!” demedim hiç. Bu yüzden tüm konuşmalarımı bir araya getirerek kalıcılaştırmak fikri hep vardı. Üstelik 2013’ten bu yana o kadar çok konuşmuşum ki. Önce kendimce bir tasnife kalkıştım, yavaş yavaş düzenlerim diye düşündüm. Sonra bu işin benim dışımda bir profesyonel tarafından yerine getirilmesinin daha doğru ve uygun olacağını anladım. O aşamada tüm bunları emanet edebileceğim birini aradım. Doğuş’un (Sarpkaya) daha önce BirGün için yaptığı söyleşilerinden sorularını ve tarzını hep sevmişimdir. Aradım ve bu çalışmayı yapmasını teklif ettim. Sağ olsun kabul etti. Tanıl Bora’nın yönlendirmesi ve can alıcı önerileri de işimizi kolaylaştırdı. Galiba 4-5 aylık bir çalışmayla ortaya çıktı kitap.

■Okurlarınız için iyi bir arşiv niteliğinde. Ancak verilen cevaplar noktasında kitabın tekrara düşmesi yönünde endişeniz oldu mu?
Epeyce ayıkladık aslında! Çok sevdiğimiz birçok söyleşiyi de koymadık bu yüzden. Her söyleşiyi ayrıca kendi içinde temizlemeye gayret etik ama yine de tekrarlar var. Kendi bağlamlarında olanların tekrarına göz yumduk diyelim.

Edebiyat mı sinema mı?
■Oyunculuk, senaristlik, yönetmenlik ve yazarlık… Edebiyat ve sinemayla iç içe geçmiş bir hayat. Bir söyleşinizde “İyi bildiğim taraf edebiyat. Bu yüzden de kahramanların karakterlerine daha vâkıf olabiliyorum” demiştiniz. Bu denge zaman içerisinde değişiyor mu?

Değişse de her zaman edebiyatın lehine oluyor. Edebiyat bırakmıyor liderliği. Bilmiyorum, okuduklarımız nasıl bu kadar güçlü yer alıyorlar hayatımızda. “İnsan sadece film seyrederek de iyi bir yönetmen olabilir” der Almodovar. Haklı galiba. İnsan sadece okuyarak da birçok şeyi yeterince iyi yapabilir sanki. Okumak başka ve hiç mümkün olmayacak gibi duran hayatlar sunuyor bize ve bu olağanüstü bir özellik.

■Ankara’nın bir kuşak şiiri yetiştirdiğine inananlardanım. Sizin Ankara’daki evinizden geçenleri, Ahmet Erhan, Behçet Aysan, Adnan Özer, Murat Kalaycıoğlu, Tolga Çandar, Erkan Oban, Suavi, Adnan Azar’ı düşündüğümüzde, sizin buna bizzat şahit olduğunuzu görüyorum. Akranlarınızın, Ankara’dakiler özellikle, şiirimize bir yön verdiklerini düşünüyor musunuz?
Yön vermek fazla iddialı geldi bir an, onların da böyle bir niyetle yazmadıklarını söyleyebilirim en azından ama şiirimize ve dolayısıyla edebiyatımıza sağlam bir çentik attıklarını düşünüyorum. Sonuçta hepsi de kendi özgün şiirlerini yazdılar. Bir kısmı hayatta değil, hayatta olanlar yazma serüvenini sürdürüyorlar. O kuşağın en somut özelliği 80 öncesi kuşak olması. Hemen hepimiz de 1958-59 doğumluyuz. Benzer yaşlardayız. 70’li yılların devrimci coşkusunu içtenlikle yaşayıp, olmadık hayaller kuran romantik bir kuşak. Ardından 12 Eylül Faşist Darbesi. Onun getirdiği kırgınlık, hayal kırıklığı, keder, belki biraz umutsuzluk. Hepsi sinmiştir yazdıklarımıza.

■Gülşen İşeri ile yaptığınız röportajda (S. 160) 25 yıl sonra gittiğiniz kasabayı şu sözlerle anlatıyorsunuz: “(Kasabalılar için)‘Sen ne iş yaparsan iyi bir şey yaparsın,’ dediler. Demek ki ‘Bu adam yanlış bir şey yapmaz,’ duygusu bırakmışım.” Bu gerçekten ‘vatana millete hayırlı bir evlat olmak’ gibi bir şey mi?
Tam olarak öyle denebilir mi bilmiyorum ama çok güçlü bir duygudur o. İnsan kendisini başkalarının düşündükleri üzerinden tamamlayabiliyor. Ne dersek diyelim başkalarının ne söylediği çok kıymetli, nasıl gözüktüğümüz, hakkımızda söylenenler. Çoğu zaman bunlardan yola çıkarak yeniden kurguluyoruz kendimizi. Sadece şu an yaşadığım sosyal çevremin değil, doğduğum yerdeki insanların, ailemin, arkadaşlarımın, sevdiklerimin, hastalarımın da ne düşündüğünü hep merak eder ve önemserim. Bir Zamanlar Anadolu’da filminin çekimleri esnasında Keskin’deki en büyük derdim oranın insanlarını üzecek, yaralayacak bir şey yapmamaktı. İyi bir film yapmak, iyi ve etkileyici bir yazı yazmak, tamam, anlaşılır bir talep ama bu durum hikâyenin asıl kahramanlarını üzmek, kırmak, yok saymak pahasına olmamalı. Cyrano de Bergerac’ın dediği gibi, “Anlattığımız hikâye bizim ama yazının üzerindeki kan onların.”

ercan-kesal-birgun-pazar-a-konustu-sadece-kotuler-degil-gormezden-gelen-iyiler-de-sucludur-378600-1.İyi insanların rolü
■Apolitize eğitimli beyazların politizasyonu bir mecburiyet midir?

Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın kendi dönemlerinde bir türlü bir araya gelemeyen, birbiriyle çatışan sosyalist-sol gruplara söylediği rivayet edilen bir sözünü hatırladım: “Tamam, şimdi bir araya gelmeyin, beis yok, nasılsa burjuvazinin zindanlarında bir arada olacağız.” Hayatın kendilerine dokunmadan yanlarından akıp gideceğini, kendilerine bu dünyada müstesna (apolitik!) bir hayat kuracaklarını zannedenler yanılıyorlar. Onlara şunu söyleyebilirim: “Tamam, siz böyle yaşamaya çalışın bakalım, nasılsa bir gün anlayacaksınız bütünün ayrılmaz bir parçası olduğunuzu! Çünkü en acımasız kötülükler her zaman kötü insanlar tarafından işlenmez ve çoğu zaman başımıza gelenlerin sebebi ‘iyi insanlar’ın görmezden geldiği şeyler yüzündendir.”

■Sinema ya da edebiyatın politize faktörleri bu konuda anahtar mı?
Kitapta da birkaç kez vurguladığım hususlardan biridir, sinema ya da edebiyat dünyayı değiştirmez, güçlü filmleri seyreden, iyi metinler okuyan ve böylelikle değişen dönüşen insanlar değiştirir dünyayı. Çünkü sanat, insanlara yeryüzünü sahiplenme ve onu değiştirme cesareti verir.

***

■Doğuş Sarpkaya ile kitap için yaptığınız söyleşide “Her şey politiktir” diyorsunuz. Bunu kabul etmeyen eğitimli beyaz yaka bir profille karşı karşıyayız. Onlara her şeyin politik olduğunu nasıl anlatabiliriz?
Kamusal yaşamın içinde yer alıp da politika dışında olmak mümkün müdür? Böyle bir şeyi becerebilen varsa haber versin! Bu hayatın içinde yer alıp, uyuyup uyanıp, işe gidip, otobüslere ya da hususi araçlarına binip gittikleri işyerlerinde kârlılık hesabı yapılan toplantılarda konuşup, akşam eve döndüğünde üzerimize yalan püskürtülen televizyonları seyredip hala apolitik kalmak nasıl mümkün olacak? Ama şunu da anlıyorum doğrusu, apolitik olmanın özelikle kutsandığı ve empoze edildiği bir çağın insanlarıyız. Bu sahtekâr ideoloji toplumların ruhunu esir etti. Politikayı tehlikeli ve korkulması gereken bir eylem olarak içselleştirdiler. Egemenlerin daha kolay ve sıkıntısızca yönetebilmelerinin bir yolu bu. İnsan yaşadığı yere benziyor kuşkusuz. Belki de siyaset kelimesinin ‘seyislikten’ gediğini, at tımar etmek olduğunu anlatarak başlamalıyız. Siyaset iyi yaşamaya, sağlıklı olmaya, hayatı tımar etmeye dair bir eylemdir ve iyidir.