Erdoğan'daki özgüven
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT

Olağanüstü özgüven sahibi bir Başbakanımız var!

Mimarlıktan sanata, eğitimbilimden dilbilgisine, spordan sağlığa, akla gelebilecek her konuda rahatça konuşuyor.

Bilmediği, anlamadığı şey yok gibi...

Mimarlık konusunda Doğan Kuban’ı, Sanat Tarihi alanında Prof. Dr. Semavi Eyice’yi, Basın Tarihi araştırmacılığında Orhan Koloğlu’nu cebinden çıkarır!

 

Plastik sanatlardaki derin bilgisi ise tartışma götürmez. Mehmet Aksoy’un “İnsanlık Anıtı”nın “ucube” olduğunu bir görüşte anlayıp, “derhal yıkıla!” diye Kars Belediyesi’ne ferman buyurmamış mıydı? Sonucu hepimiz televizyon ekranlarında canlı olarak izledik. Padişahımızın buyruğu gereği, ossaat nasıl da uçurulmuştu ol kâfirin (pardon, anıtın) kellesi!    

 

Elhak, şiirden de iyi anlar Başbakanımız.

 “Üstadı” Necip Fazıl’dan bellediği üç beş dizeyi sağda solda mırıldandığı için, adı “şiir okuyan başbakan”a çıkmıştır.

Ama danışmanlarının özensizce hazırlayıp eline tutuşturduğu şiirler kimi zaman başını ağrıtmıştır, o da ayrı.

 

Anımsayacaksınız, bir keresinde Fazıl Hüsnü Dağlarca’dan okumaya kalktığı şiirin Faruk Nafiz Çamlıbel’e ait olduğu anlaşılınca, Başbakanlık’ta küçük çaplı bir kriz yaşanmıştı.          

 

Başbakanımızın başka alanlardaki bilgi dağarcığı da hayli zengindir. Çünkü çok kitap okur. Felsefeye düşkündür. Altından kalkamadığı bir sorunla karşılaşınca da “ulema”ya danışır...

Ama “ustalık” döneminde artık her konuda “fetva” verme konumuna geldiği görülüyor.      Şimdi de başımıza nüfus planlamacısı ve jinekolog kesildi! Çocuk sayısı konusunda “Üç de yetmez beş olsun!” söyleminin ardından, kadınlara kürtaj ve sezaryen için vaaz vermeye başladı. (Dikkat edin bakalım, şu “sezaryen” sözcüğünü doğru söyleyebiliyor mu. Pek çok yayın organında, bu lanetli sözcüğün “sezeryan” olarak yazılıp çizildiğine tanık oluyoruz da!)

***

Türkiye’de siyasetin dili iyice bozuldu, lümpenleşti. Burjuva partilerinin kayıkçı kavgasını andıran atışmaları artık kabak tadı bile vermiyor! Liderlerin söylemindeki düzey, yerlerde sürünüyor. “Belagat” diye yutturulmaya çalışılan içi boş konuşma biçimi, tümüyle “halkavcılığı”na, yani demagojiye dayanıyor...

İnsanların böylesi yalanlarla oyalanmasına, uyutulmasına, gerçeklerden uzaklaştırılmasına katlanmak kolay değil. Hemen her gün, hangi saatte hangi kanalı açsak, sürekli bağırıp çağıran, muhalefete sokak ağzıyla meydan okuyan bir Başbakan çıkıyor karşımıza. Sanırsınız,  aynı anda her ekranda “İcraatın İçinden” izlencesi…Biz dinlerken yoruluyor, sıkılıyoruz. Tayyip Erdoğan hiç mi yorulmaz vır vır konuşmaktan?

Dahası, bir Başbakan; devletiyle, anayasal kurumlarıyla, aydınlarıyla, sanatçılarıyla bu denli kavgalı olabilir mi?

Üniversite gençliğini, kadınları, emekçileri karşısına alabilir mi?

Toplumu kutuplaştırmak; kendi partisinden olmayanları ötekileştirmek, aşağılamak için böylesine sorumsuzca davranabilir mi? Kışkırtıcılık yapabilir mi?

Erdoğan, aklına geleni hiçbir mantık süzgecinden geçirmeden, gerçekliğini araştırmadan, sonuçlarını düşünmeden, pat diye söylüyor.

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bir siyaset tarzı bu!

 “Çoğunluk bende”, “milli irade böyle istiyor” söylemleriyle, gece gündüz ekranlarda “dil döküyor”, “lafebeliği” yapıyor. “Dilin kemiği yoktur” diyerek, ana muhalefet partisi önderini her gün “diline doluyor”, yerden yere vuruyor. Ama bunu yaparken, zaman zaman duvara tosluyor! “Dindar gençlik!” derken dili dolaşıyor, “kindar gençlik” diyor. “Tek dil” derken “tek din!” demeye başlıyor! Ne var ki hiç kimse de bunun bir “dil sürçmesi” olduğuna inanmıyor. İnsanlar,  “Erdoğan, dilinin altındaki baklayı çıkardı!” diye düşünüyor...

Şimdi bu noktada Başbakan’a anımsatmak gerekiyor:

Buyurgan bir dilin partinize sürekli güç katacağını, toplumsal tabanınızı genişleteceğini düşüyorsanız çok yanılıyorsunuz. Evet, yığınlar vaatlerinize inanıp sizi iktidar yaptılar. Ama bu destek sonsuza dek sürecek değil. Sürgit bir yükseliş beklentisi ham hayaldir. Çünkü yığınların kaypak bir yapısı vardır. Rüzgâr başka yönden esmeye başlayınca sizi hemen sırtından atıverir!

Evet, bu yol çıkmaz sokaktır. Gün gelir diliniz damağınıza yapışır. Dinsel gericiği şahlandırmaya dönük çağrılarınız geri teper, toplumun büyük bölümü karşınıza dikilir. Sokağa çıkamaz, sözünüzü kimselere dinletemez olursunuz!

Toplumsal muhalefetin şu andaki yükseliş çizgisine bakarak, Türkiye’de bu sürecin başladığını göremiyor musunuz?


Kes yapıştır yöntemiyle başsağlığı

Siyasette içtenlik çok önemlidir.

Tiyatromuzun emektarlarından Erol Kardeseci, 15 Mayıs 2012 günü aramızdan ayrıldı. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da Kardeseci'nin ardından, “Tiyatro ve sanat dünyamız bir duayenini daha kaybetti” değerlendirmesinde bulundu. Buraya kadar tamam. Ama sonrasında söylenenler hiç inandırıcı gelmedi bana. Kılıçdaroğlu, yaptığı yazılı açıklamada, Erol Kardeseci'nin “71 değişik  oyunda rol almış bir sanatçı olduğunu” anımsatarak şunları söylemiş:

 “Seslendirme  sanatçısı olarak da akıllardan çıkmayacak Erol Kardeseci,

Ankara

 

Devlet  Konservatuvarı'nın tiyatro bölümünden mezun olduğu 1960-61 döneminden bugüne  kadar tiyatromuza hizmet etti. Birçok oyunda rol alan ve Sanat Kurumu'nun verdiği ‘En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü ‘Sevgili Doktor’ ve ‘Goya’daki başarılı oyunlarıyla alan Kardeseci'ye rahmet, ailesiyle tiyatro dünyamıza, arkadaşlarına başsağlığı diliyorum.”

Şimdi bu açıklamadaki “bilgiç tutum” ve “kes-yapıştır” yöntemi sizi de rahatsız etmedi mi? Sayın Kılıçdaroğlu, açıklamasında sözünü ettiği oyunları izlemiş midir acaba? Bilmediği konularda bilgi sahibiymiş gibi konuşmak, bana Başbakan Erdoğan’ın tutumunu anımsattığı için Kılıçdaroğlu’nun dikkatini çekmek istedim...Değerli sanatçımızın ailesine yürekten ve de yalın bir başsağlığı dilemek varken, araya böyle ansiklopedik bilgi kırıntıları sıkıştırmanın ne gereği var?

Tabii, bu eleştirimiz, Kılıçdaroğlu’ndan çok, onun adına iş yapmaya çalışan deneyimsiz danışmanlarınadır.