Eren’in annesini niye sansürlediler?
Bülent Mumay Bülent Mumay

Ülkedeki gerilimin, kutuplaşmanın, ayrışmanın en tatsız sonuçlarından biri, ortak değerlerimizin azalması. Aynı şeye sevinme, birlikte üzülme gibi kavramlar artık bize çok uzak. Düşünün, futbola en uzak bünyelerin bile üzerinde mutabık olduğu Milli Takım taraftarlığı bile ortak bir değer değil artık. Nasıl olsun ki?

Siyasetin “Topun sahibi benim, keserim” raddesinde işin içine girmesi, tribünlere hareket çeken kaptanların “Rabia” aferini alması, uçakta gazeteciye saldıranların 1 maç bile beklemeden milli takıma çağrılması, “İmparator” denenlerin kebapçı basması… Böyle bir yapı, gerçekten “Milli” bir değer olabilir mi? Olsa olsa “yerli ve milli” olabilir belki…

Ama ulusça nadiren de olsa aynı acının çevresinde kenetlenebiliyoruz. Birbirimizin cenazesini maçlarda yuhalamadan, karşı mahallenin katillerinin sırtını sıvazlamadan… Maçka’da PKK’nın öldürdüğü 15’indeki Eren Bülbül, uzunca bir süreden beri belki de ilk kez ortak vicdanımızı sızlattı.

Katillerine lanet yağdırmak ilk yapılması gereken ve en kolayıydı belki. Peki Eren’in ölümüne yol açan ihmal zincirini, yine ortak vicdanımızla neden sorgulayamıyoruz… Saldırının ertesi günü kahramanlık türküleri yakıp bol kırmızı zeminli sayfalar hazırlayan, diğer gazeteleri “Haberi niye küçük gördünüz?” diye fırçalayan gazeteler, Eren’in annesi Ayşe Bülbül’ün ertesi günkü şu sözlerini sansürlediler:

“Eren’in çatışma bölgesine götürülmesi yüzde 100 değil, binde 1000 ihmaldir. Başbakanımızdan, bakanımızdan, yetkililerden Eren’in oraya neden getirildiğini öğrenmek istiyorum. Oğlum kapının önünde değil, askerde şehit olmak isterdi.”

Üşenmedim, Erdoğan’ın uçağında kombinesi bulunan gazetelerin tümünü satır satır okudum. Akşam, Güneş, Milliyet, Takvim, Star, Akit ve Yeni Şafak, annenin devlet görevlilerini suçlayan açıklamalarından tek satır girmemiş. Ama haksızlık etmeyelim, malum medyanın amiral gemisi Sabah, anneyi manşete çekmişti. İhmale yönelik tepkilerinden değil elbette, Erdoğan’ın “Kanı yerde kalmayacak” sözünden…

*****

Gazeteci katili elini kolunu sallayarak...

Dünkü gazetelerin neredeyse hepsinde, ajans metni kuruluğunda minicik bir haber yayınlandı. Çoğunun başlığı aynıydı: “Gazetecileri öldüren IŞİD’li yakalandı.”

Başlığı görünce insan, yine bir gazeteci mi öldürüldü endişesiyle detaylarını okumaya başlıyor. Şükürler olsun ki, haberin flaşını okur okumaz, yeni bir cinayet olmadığını anlıyorsunuz.

İki yıl önce Şanlıurfa’da 2 Suriyeli gazeteciyi boğazlayıp keserek öldüren IŞİD şüphelilerinden Muaz El A. nihayet yakalanmış.

Nasıl mı? Cinayetten sonra elini kolunu sallayarak sınırı geçmiş. Tabii ki, IŞİD’in merkezi Rakka’ya… Cinayetin üzerinden iki yıl geçince, yine elini kolunu sallayarak memlekete girmiş.

Sınırda mı yakalanmış dersiniz? Maalesef… Yine elini kolunu sallayarak Türkiye sınırından içeri girip yerleştiği evde yakalanmış, çifte cinayet zanlısı… Hani “Katil olay yerine mutlaka döner” klişesi sayesinde bir nevi.. .

Şimdi biz bu zanlının sonuç olarak yakalanmasına sevinmeyelim mi? Elbette... Peki IŞİD’linin cinayet işledikten sonra memleketten kaçabilmesinden, iki yıl sonra tekrar Türkiye’ye dönecek cesareti bulmasından endişelenmeyelim mi?

*****

Yandaş, Ankara’dan “elektrik” alamayınca...

Son günlerde hakkındaki yolsuzluk soruşturmalarıyla boğuşan İsrail Başbakanı Netanyahu, bölgede olan bitene laf yetiştirmekten geri durmuyor. Jerusalem Post’un haberine göre, İsrail Başbakanı Türkiye’nin karşı çıktığı Barzani’nin özerklik referandumuna destek vermiş. Bununla da kalmamış “Kürtler, Irak’ın bir bölümünde devlet sahibi olmalı” temennisinde bulunmuş.

eren-in-annesini-niye-sansurlediler-336765-1.Suriye’nin kuzeyinde PKK/PYD’nin egemenlik alanını genişletmesine neredeyse 24 saat kesintisiz tepki gösteren Ankara’dan bu açıklamaya tek bir ses çıkmadı. “One minute” falan zaten bekleyen yok… Hani AKP, devletin partisi haline geldiği için “metal yorgunluğu” devletin tüm kadrolarına sıçramıştır diyelim. Sessizliği ona yoralım... “Irak ve Suriye’nin toprak bütünlüğü kırmızı çizgimiz” klişesini tekrar eden bile çıkmadı hükümetten…

Ya iktidar borazanı gazetelere ne dersiniz? Mesele İsrail olunca, antisemitizmin sınırlarını zorlayan başlıklar atan gazetelerden söz ediyorum. Birinci sayfalarında Netanyahu’nun açıklamasına dair tek bir satır yok, belli ki Ankara’dan gerekli “elektriği” alamamışlar.

Hani AKP medyasını anladık… MHP’nin sesi Ortadoğu bile ağzını açmamış. Bahçeli, Saray’a biat edince, küçük medyası da iktidar medyasına benzemiş belli ki. Gözden kaçmasın, meseleyi manşete çeken tek gazete, Bahçeli’ye karşı Akşener kanadını destekleyen Yeni Çağ olmuş.

*****

Favori şarkısı: Mazeretim var!

“Metal yorgunluğu”ndan şikâyet eden AKP’nin, 16. kuruluş yıldönümünü “Harikalar Diyarı”nda yapması başlı başına bir makale konusu. Hani tesisin Sincan’da olması üzerinden 28 Şubat mağduriyetine gönderme yapıyorlar ama bu diyarın kendisi bile, sözü edilen metal yorgunluğunun en önemli göstergelerinden biri.

Meselemiz bu değil. Malum, bu kuruluş yıldönümünün en önemli boyutu “vefa”ydı. 2002’den bu yana partiye hizmet eden önemli tüm isimler davet edilmişti. Gelip gelmeyeceği en çok merak edilen iki isim vardı. Gül ve Davutoğlu…

“Düşük profil” uğruna Pelikancılara kurban edilen Davutoğlu, referandum öncesi Konya mitinginde olduğu gibi olay yerinde pozisyonunu almıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın bizzat telefonla arayıp davet ettiği Abdullah Gül ise “mazeret” bildirerek törene katılmamayı tercih etti.

eren-in-annesini-niye-sansurlediler-336766-1.Eski Cumhurbaşkanı Gül’ün “mazeret”ini gerçekten çok merak ediyorum. Çünkü kendisi bu alanda oldukça başarılı bir siyasetçi malum. Ne zaman milli bir bayram olsa, hastalanmasıyla nam salmıştı kendisi.

2011’in Cumhuriyet Bayramı resepsiyonunu, Van Depremi gibi geçerli bir mazeret nedeniyle iptal etmişti. Ama aynı akşam eski Bakan Zafer Çağlayan’ın oğlunun düğününde şahitlik yapabiliyordu.

2012 ve 2013’te Anıtkabir’de düzenlenen 23 Nisan törenlerine de hastalık gerekçesiyle katılmadı Gül. Tesadüf bu ya, 2012’nin 30 Ağustos Zafer Bayramı’ndan önce de kulak rahatsızlığı nüksetti, bu mazeretinden ötürü törenlere katılmadı, resepsiyonu da iptal etti.

E doğal olarak, 2013’teki 29 Ekim kutlamalarından birkaç gün önce aniden rahatsızlanmıştı!

Şimdi en önemli soru şu: Gül, heybesindeki bu mazeretlerden birini mi kullandı, yoksa yaratıcı bir mazerete mi sığındı?