Erkek egemen müftü zihniyetine #itaatetmiyoruz
26.11.2017 10:06 BİRGÜN PAZAR
Hayır efendim! Herkes istediği kurallara göre birliktelik yaşar demiyoruz biz, diyemeyiz. Ne kadınların ne erkeklerin; hiçbir Türkiyelinin hayatını şu an bizi yönetenlerin inayetine bırakamayız

Handan Koç - Yazar*

Erkeklerin, eşleri olan kadınları ev içinde dövüyor olduğu gerçeği dünyanın pek çok yerinde uzun yıllar inkâr edildi, yok sayıldı.

80'lerde feministler adeta yok sayılan bu ölümcül zulmü açık ettiler. Ev içinde erkeklerin dayak atabilmesinin cehalet, geri kafalılık, hastalık, şaşkınlık gibi sebepleri olan bir davranış değil; reisi erkek, boğaz tokluğuna çalışanı kadın olan ev içi sömürü sisteminin bir sonucu olduğunu ortaya serdiler. Her sömürü sistemi gibi güçlü olanların, ‘uyumsuz olan zayıflara’ olanın ceza verme hakkı var. Erkeklere tek tanrılı dinlerde verilen kadını koruma görevi, kadının denetlenmesi anlamına geliyor ve iffetli olmadığı, görevlerini yapmadığı düşünülen bir kadını eşinin önce uyarma, sonra şiddet kullanmasına verilen dini izin, bu bağlamda anlamlı oluyor. Erkekler yoksul da olsalar zengin de, dindar da olsalar dinsiz de, paranın ve mülkün sahibi adeta bir sınıf olarak toplumda gücü ellerinde tutuyor, tutmak istiyorlar; eğer ki eşit toplumsal cinsiyet rolleri fikriyatına sahip değilseler.

Yoksul erkekler için üstünde hükmedebildikleri kişiler eşleri, çocukları oluyor; eğer ki eşitliğe inanmıyorlarsa ve hukuk önlerine dikilmezse...

Kadın hareketi 90'lardan itibaren, “bir hata yapmıştır ki dayak yemiştir” diyerek erkek şiddetini haklı gören, gösteren zihniyete karşı savaş açmanın yetmediğinden hareketle, ihtiyaç duyduğumuzda barınabileceğimiz kadın sığınakları talep etti ve kurdu da. Sistematik bir olgu olan erkek şiddetine, bunun en üst hali olan kadın cinayetlerine karşı hareketin mücadelesi sadece burada değil dünyanın her yerinde sürüyor. Kabul etmek gerekir ki erkek egemen şiddetin, erkek cinayetlerinin kadınların ortak uğraşı ile ortadan kalkabileceğini bilenler için sürdürülen mücadele adeta bir savaş.

Evlerin içinde kadınların yaşadıklarının üstünü örten yalan perdesi, yırtıldı yırtılmasına ama kadınların başına örülen çoraplar hele AKP Türkiye’sinde durmadan yenileniyor. AKP kadınların ve erkeklerin günlük hayatının düzenlenme ve denetimini artık okullardan başlayarak her yerde imamlara vermek istiyor. Bu imamların bağlı oldukları öğreti ise ne yazık ki kadınları fıtraten iyi eş ve anne, gerekirse erkeğinin yardımcısı bir figür olarak konumlandırıyor. Türkiye’de yakın bir zamanda çok büyük itirazlara rağmen Sünni din adamlarına, resmi nikâh yetkisi veren bir yasa onaylandı. Kadınların içinde eşit bir birey olarak yer almak için uğraş verdikleri evlilik kurumu ile ilgili olarak kadın erkek eşitliğine karşı bir öğreti sahibi olan müftüler yetkili kılındı. Bu yasa çıkarken bir karşı kampanya örgütleyen kadınlar çok kalabalık olmasa da, ısrarlı ve etkili bir topluluk olarak itirazlarını dile getirirlerken Recep Tayyip Erdoğan, “Beğenseniz de beğenmeseniz de çıkacak” diye bir zorbalık gösterisi yapınca yasa hızlıca geçti.

Bir kadın, bir erkek ve çocuklardan oluşan bir ailenin bir seçim mi, bir toplumsal mecburiyet mi olduğu önemli bir soru. Şu an egemen popüler kültürümüzde, nikâh seküler veya İslamcı, tüm çevrelerde genç kadınlar için son derece özendirilen bir kurum. Evde kalmak, evlenmemek, çocuk doğuramamak popüler deyişle bir koca yapamamak korkusu Duygu Asena’nın Kadının Adı Yok kitabını yazdığı yıllardan bugüne ortadan kalkmış değil. Ama şu da bir gerçek ki, o yıllardan bu yana artık kadınlar asla eski kadınlar gibi değil. Seküler veya İslamcı çevrelerde kadınlar 80'lerin ikinci yarısından başlayarak, aile içindeki rolleri ile tanımlanmaya isyan ettiler. Kendi hayatlarına, kendi kararlarına hâkim olmanın nasıl bir şey olduğunu tecrübe ettiler. Kadın bakış açısı ile verilen derslere girebildiler, toplumsal cinsiyet eşitliği atölyelerine katıldılar, kadın yazarları okudular, kendileri yazdılar, çizdiler, eylediler. Bir önceki yüzyılda başlayan mücadelelerini çok ilerilere taşıdılar; evlerinden çıktılar, zor mesleklerde çalıştılar, değiştiler, değiştirdiler. Şimdi AKP, bu yeni kadın tipini yok etmek, onlara güç veren her şeyi etkisiz kılmak ve onların toplum üzerinde adeta sızarak artan etkisini kırmak istiyor. Bunu yaparak İslamcı erkekleri, bizzat tek tek erkekleri rahatlatmak, tüketim toplumu ile uyumlu İslami erkek-egemen rejimini resmen kurmak istiyor. Kuruyor da.

Özgürleşmiş kadını istemiyorlar
Tüm muhafazakâr-İslamcı erkekler bekâretten kürtaja, boşanmaktan eşcinselliğe, tacizden tecavüze pek çok meselesini, utanmadan, kendi bakış açısı ile ele alabilen, dile getirebilen bu yeni cins kadınlardan, onların kendine güveninden, neşesinden, isyanından hoşlanmıyor, hatta nefret ediyor. Müftü nikâhının işte bu açıdan kritik bir önemi var. Çünkü müftü nikâhına pek çok kadın gönüllü ve ama pek çok kadın da mecburen tabi olacak. Diyarbakır Bismil’deki ilk uygulama masraflarını belediyenin ödediği bir toplu düğün oldu. Seçilmiş kadın belediye başkanının yerine oturmuş olan atanmış erkek başkan, düğünlerin masrafını üstlendi. Bu durumda yoksul Sünni ailelerin “bedava çeyiz varken neden masraf yapalım ki” diye düşünmesi normal. Eylül ayında İstanbul Küçüksu Kasrı'nda Kadir Topbaş’ın nikâhını kıydığı Mustafa Karaalioğlu’nun kızının muhakkak düğün masrafını nasıl çıkaracakları gibi bir sorunu olmamıştır. Bu nikâhta sürekli yemek yenip dua dinlenmiş. “Böyle bir düğünde nikâhı kimin kıydığının ne önemi var?” diye sorulabilir. Bu düğünden Abdullah Gül ve Davutoğlu’nun yan yana somurtuk bir şekilde otururken fotoğrafları var. Bülent Arınç’ın sırtı dönük. Ne düşünüyorlar merak edilesi ama keyifleri olmadığı kesin. Nasıl keyifli olsunlar ki. Hâlâ bekledikleri şey güç ve heyhat çok uzaklarda. Oysa bakın bir zamanların Vatan gazetesinin 2003 yılındaki haber başlığı nasılmış: “Erdoğan müjdeyi verdi. İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi, oğlu Bilal için nikâh şahitliğini yapacak. Arınç, Gül ve Yalçıntaş’tan biri de diğer nikâh şahidi…” Hatırlayacaksınız bir de gelin elini Berlusconi’ye vermemişti de Sinyor eğilip reveransla kapmıştı ve Cemal Reşit Rey salonu inlemişti alkıştan. O günün alkışçı davetlilerini, büyük bir fotoğrafta incelemek ne güzel olur. O zaman müftü nikâhı önerisi filan yoktu tabii, varsa yoksa tesettür. Allah için dünürler de gelin de tek saç telini göstermemişlerdi, ne bize ne Berlusconi ye. Ah! Ne yazık ki İtalya’da zenginlerin sevgilisi Berlusconi yaptığı yolsuzlukların cezasını pek çekmeden kayboldu ortalıktan, değil mi?

Eşitlik mi, himaye mi?
Türkiye’nin (zamanında Bilal Erdoğan’ın düğün salonunda alkış tutan zenginlerinin katkıları ile) içinden geçtiği bu cehennem dönemi, müftü nikâhı yasalaşınca daha da karanlıklaştı. Evet, müftü nikâhıyla kadınlar laik medeni hukuk içindeki haklarından vazgeçmiş olmuyorlar. Ama zaten okumanın ve çalışmanın çok zorlaştığı bu tekinsiz ülkede yoksul genç kadınlar ister istemez beyaz atlı prens hayallerine daha çok bağlanıyorlar. Evlilik içinde, hele bir anlaşmazlık varsa, Türkiye’nin olağan düzeni sürerken bile, kadınların eşitlikçi kanunlardan yararlanması çok zordu. Meselesini adliyeye taşıyan bir kadının ayıplanma ihtimali yüksekti. Buna rağmen yeni kadınlar geri adım atmayarak geleceklerini kazanabiliyor, istedikleri bir hayat kurabiliyor oldular. AKP bu atılımı bu yasa ile kırmak istiyor. Çünkü en ılımlı müftü bile, “Erkekleri kadınlar üzerinde bulunan hakları gibi, kadınların da erkekler üzerinde hakları vardır. Karşılıklı hakların denkliği yanında tek istisna kocanın aile reisi olmasıdır. Bu reislik bir tahakküm değil, bir himaye ve düzeni koruma vasıtasıdır” diye düşünüyor. Bu öğreti gereği kadınlara önerileri, “kim güçlü ise onun himayesi altında kal ve reisine güven” şeklinde olacaktır. İşsizliğin, güvencesizliğin kol gezdiği bu ülkede kadınlar, “biz sizi koruruz” diyen AKP müftülerince pohpohlanacak, çocuk yaşta evlilikler çoğalacak, nice genç kız özgür bir insan olmayı hayal bile edemeyeceği bir dünyada sıkışıp kalacak.

Size de karışılmalı!
Müftü yasası görüşülürken söz alan Maraş Milletvekili İmran Kılıç, “İstemezükçülerin birçoğu yaşı geldiği halde evlenememiş ya da evlenmiş, boşanmış da başka bir kısım yerlerde kafasına göre takılanlardan” diye çirkin çirkin konuştuktan sonra “Herkesin hayatı kendine ama çağdaş birlikteliği tercih edenler ‘sana ne benim hayatım bana’ diyerek din ve devlet adamlarına efelenenler siz de bizim inancımızın gereklerine göre hareket etmek isteyenlerin ne yapmak isteyeceğine karışmayın” demişti. Bu ikinci bölüm benim kafamı çok açtı. Hayır efendim! Herkes istediği kurallara göre birliktelik yaşar demiyoruz biz, diyemeyiz. Ne kadınların ne erkeklerin; hiçbir Türkiyelinin hayatını şu an bizi yönetenlerin inayetine bırakamayız. Hiç kimseyi egemen Sünni inancın erkek egemenliğinden beslenen gereklerine, “o da öyle istiyor” diye emanet edemeyiz. Herkes kendi kafasına göre istediğine âşık olur, takılır gönül ferman dinlemez o ayrı.

Evet, İmran Bey’in dikkatini çekmiş. Kendisi çok haklı, “İtaat etmiyoruz” diyenler, din ve devlet adamlarına isyan etmeyi, “Kadınların eteğine, bedenine, doğumuna karışmayın!” diye efelenmeyi sürdürecekler. Ondan yana kuşku olmasın. Ama aynı zamanda, reisine bağlı müftü zihniyetinin herhangi bir kadının hayatına egemen olmasına da karşı çıkacaklar. Ortak kadın kaderi fikrini terk etmeyecekler. Ortak kullanılacak eşit haklar isteyecekler.

O yüzden resmi nikâh tek çeşit ve dinsel öğretilerden kopuk olmalı. Resmi nikâh toplumsal cinsiyet eşitliği kazanımlarımızla uyumlu, insanların doğurup doğurmayacağına karışmayan, kadın hareketinin evrensel hukuk kazanımlarını meşru gören tarafsız memurlarca kıyılmalı ki yetkinin bağımsız hukuk sisteminde olduğu bilinsin ve kadınlar ile erkeklerin hayatında eşitlikçi yasalar yer edinebilsin. Din adamı atanmış memurlar hayatımızdan çekilmeli ki; seçmediğimiz ağanın, beyin, reisin, kocanın eline bakmayalım; atanmış başkanın, yurt imamının, vakıf hocasının; eşcinseli sapık, rakı içeni ayyaş, hak arayanı çapulcu, şortluyu o..spu, boşanmak isteyen kadını iffetsiz görenlerin insafına terk edilmeyelim ve istemeyenler nikâha zorlanmasın.


* Muhafazakârlığa Karşı Feminizm kitabının yazarı.