Ertuğrul Günay nereye koşuyor?
ATTİLA AŞUT ATTİLA AŞUT

Televizyon kanallarında o inanılmaz sahneyi görünce gözlerime inanamadım! Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Antalya’daki bir şehit cenazesinde, yanındaki albaya emirler yağdırıyor; sonuç alamayınca da, cenaze marşı çalan askeri bandoya uzaktan el-kol hareketleri yaparak, “Kesin şu marşı, halk tekbir getirecek!” diye bağırıyordu… Çağdaş değerlerin simgesi olması gereken Kültür Bakanı; yakası açık gömleği, kirli sakalı ve çevresindekileri azarlayan kızgın haliyle çok sevimsiz bir görüntü içindeydi…     

    Ertuğrul Günay, bu kaba davranışının gerekçesini daha sonra şöyle açıklamış:

    “Burası küçük bir köy ve insanlar acılarını yaşamak, evlatlarını tekbirler, dualarla son yolculuğuna uğurlamak istiyor. Buna saygı göstermek gerekiyor. Ben de insanların bu beklentisine cevap vererek gereğini yaptım ve bandonun marş çalmamasını istedim. Kültürümüzde böyle bir şey yok. Türk halkı, cenazelerde bando çalınmasını ve Chopin’in marşını içselleştirememiştir. Cenazelerin kendi ritüellerimize uygun olarak kaldırılmasını istiyor.”

     Günay, bu kadarla da kalmıyor. Asker cenazelerinde, hafızların “Çanakkale Kasidesi”ni okumasının daha uygun olacağını söylüyor. Sonra da sözü kendi cenazesine getirip “vasiyet”ini açıklıyor:

    “Zaten kendi cenazemin de Chopin'in cenaze marşıyla değil, Itrî'nin Segâh ilahisiyle kaldırılmasını yakınlarıma vasiyet ettim. Benim cenazem Itrî ile kaldırılsın.”

     Elbette, herkesin seçimine saygımız var. Kimi ilahi ile, kimi tekbirle, kimi de devrimci marşlarla, Enternasyonel’le gömülmek ister. Kim karışabilir ki?

     Ancak, Ertuğrul Günay’a sormak gerekiyor: Chopin’i içselleştirememiş olan Türk halkı, bu durumda Irtî’yi sular seller gibi yutmuş mu oluyor? Itrî bir popüler kültür figürü müdür ki herkes onun bestelerini ezbere bilsin? Bugün Itrî’nin yapıtlarını ancak Türk sanat müziği eğitimi almış insanlar anlayabilir. Oysa Chopin’in cenaze marşını tüm dünyada bilmeyen yoktur. Nerede çalınsa, herkes hemen tanır. Çünkü bu marş, insanlığa mal olmuş evrensel bir yapıttır.

     Unutmamak gerekir ki, Kültür Bakanı’nın “kültürümüzde yok” dediği pek çok şey, bugünün dünyasında artık kültürümüzün bir parçasıdır. Başında bulunduğu bakanlığın adı da içinde olmak üzere, görev alanına giren pek çok kurum, bize Batı’dan gelmiştir. Yani Günay, popülizm yapayım, “partime daha çok yaranayım” derken, ayırdında olmadan, kendi varlık nedenini tartışmalı duruma getiriyor.

     Her ne kadar AKP gömleğini giydikten sonra hiç görüşmesek de, Ertuğrul Günay’la eskiye dayanan bir hukukumuz var. O yüzden, bugüne değin çeşitli yanlışlarını eleştirirken, yine de eski dostluğumuzun “yüzü suyu hürmetine”, kendisini incitmemeye özen gösterdim. Ama bu son davranışı bardağı taşıran damla oldu. 1960’larda Türkiye İşçi Partisi içinde yer almış, bir dönem CHP Genel Sekreterliği yapmış, daha sonra da bu partinin genel başkanlığına aday olmuş sosyal demokrat kökenli bir politikacının şimdi İslamcı bir partide bambaşka bir kimlikle sergilediği akıl almaz tutarsızlıklar, tüm iyi niyetimize karşın hoşgörü sınırlarımızı bir hayli zorluyor…

     Sayın Günay’a, ara sıra aynaya bakmasını öğütlerim… On yılda nereden nereye gelmiş?

* * *

   Yılın altıncı günü?

    27 Ağustos 2012 günlü BirGün’ün “Forum” köşesinde, soL.org.tr’den aktarılmış bir yazı vardı: “Metin Kurt İçin…”  Yazan: Mesut Omdan. (Hemen belirteyim, yazarın soyadı yanlış yazılmış. “Omdan” değil Odman olacak.)

     Yazının bir yerinde şöyle deniyor:

     “Yıllardan 1969, mevsim ilkbahar. Aynı yılın altıncı gününde ODTÜ’nün devrimci öğrencileri, Amerikan elçisinin makam arabasını yakmışlar."

 

    "Yılın altıncı günü" ne demek?

 

     Mesut Odman arkadaşımdır. Bu soruyu kendisine de sordum. Şu yanıtı verdi:     

 

     "Aynı yılın altıncı günü, 6 Ocak 1969 anlamında. Dolayısıyla, yılın altıncı günü de 6 Ocak oluyor. Anlatıma bir çeşni katmak için olmalı, öyle yazmışım.”

 

      Ben hâlâ anlayamadım. “Yılın altıncı günü”, nasıl “6 Ocak” oluyor?

 

      * * *

     Orak-çekiç yanılgısı

 

     BirGün yazarlarından Nazım Alpman’ın 27 Ağustos 2012 günlü “Metin Kurt’a saygı” başlıklı yazısı şöyle başlıyordu:

    “Cumartesi günü (25 Ağustos 2012) ikindi vakti Ataşehir Mimar Sinan Camii avlusunda musalla taşı üzerinde sarı kırmızılı bir tabut vardı. Üzerine hem Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) orak çekiçli bayrağı serilmişti, hem de Galatasaray’ın bayrağı…”

 

     Nazım Alpman, yeni TKP’nin simgesini tarihsel TKP’ninkiyle karıştırmış olmalı. 2001 yılında SİP geleneğinden ve başka kökenlerden sosyalistlerin oluşturduğu TKP’nin bayrağında, geleneksel orak-çekiç değil, sanayi toplumunun işçi sınıfını simgeleyen çark ve çekiç simgesi vardır.

 

     1920’lerdeki Komünist Enternasyonal partilerinin bayraklarında, işçi-köylü bağlaşıklığını simgeleyen orak ve çekiç figürleri yer alırken, 1961 yılında kurulan Türkiye İşçi Partisi’nin ambleminde bu bağlaşıklık, çark ve başak biçiminde resmedilmişti. Günümüzde köylülüğün ağırlığı görece azaldığından, bu toplumsal kesim, sosyalist savaşımda eski önemini yitirmiş görünüyor. Kimi eski komünist partilerinde hâlâ orak-çekiç geleneğini sürdürenler olsa da, yeni ve değişik simgeler kullananhttp://192.168.0.100/editor/FCKeditor/editor/images/spacer.gif partiler de var…

     Özetle söylemek gerekirse, Metin Kurt’un tabutuna orak-çekiçli değil, üyesi olduğu TKP’nin çark-çekiçli bayrağı örtülmüştü…