Erzurum’a kayarak inmeli
MÜSLÜM GÜLHAN MÜSLÜM GÜLHAN

Ortaokul sonuna kadar her kış ve yaz Erzincan’daki köyümüze gider gelirdim.

Kışın trenle yaptığımız yolculuklar üç gün sürerdi. Vagondaki açılır kapanır döşeklerde yatıp kalkmanın ayrıcalığı o zaman dilimi için bir lütuftu. Kimsenin birbirini tanımadığı, fakat yolculuk boyunca tüm çıkınlarını ortaya koyarak, komünal yaşam zenginliğini paylaşma karakteri bir kültür kodu olarak benliğimize yerleşmişti.

Otobüs ile yapılan yolculuklarda Ankara’dan sonra stabilize yol çokluğu ile yolculuk bir maceraya dönüşürdü.

En güzel yanı sabaha karşı Erzincan’a girdiğimizde şoförün o zaman için güzel bir türkünün kasetini teybe koyarak yolcuları uyandırmasıydı.

Dağların içinden şehre yaklaştığınızda dağların koruma özverisi ile yalnızlığın paylaşım hissi sanırım o zaman için doğuya özgü bir duyguydu.

Türkünün içeriği ile coğrafyanın bütünlüğü özlem ve hüznün insanda bıraktığı tüm izleri ortaya çıkartırdı. Çocukluk hislerinin temizliği ile o zaman içindeki yaşamın temizliğinin benzerliği bu zaman diliminde aradığımız yegâne kaybımız oldu.

Geçen hafta Erzurum’a uçakla giderken, Erzurum’a yaklaştığımda havada o karlı dağların ve köylerin yalnızlığı ile korunma dürtüsünün coğrafi şekline bürünmesi bana aynı çocukluk hislerimi hatırlamama neden oldu.

Aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen, tekrar o zaman dilimindeki duyguları hatırlamam, sanırım bugünkü yaşam koşulları içindeki yetersizliklerden ve kayıplardan kaynaklanıyor. Temizliği, saflığı ve ortak yaşam güzelliklerini bulamama kaygısı da bunun temel nedeni oluyor.

Ama bu zaman diliminde, Erzurum’da o güzel çocuklarla - gençlerle ve onların arasında bugünü yakalamak başka bir zenginlik oldu. Nadir, sevecen ve mücadeleci bir ortamı paylaşmak şansını yakalamam farklı bir ayrıcalıktı benim için.

Türkiye Üniversite Sporları Federasyonu’nun organizasyonu olan Koç Spor Fest Kış Oyunları’ndaki yarış ve paylaşımın güzelliği benim için gerçek bir zenginlikti.

O bilginin ve umudun tüm güzelliğini yüzünde taşıyan pırıl pırıl gençlerin arasında dolaşmak bile bugün için bir yalnızlığın geçersizliğini ortaya koyuyordu.

Birinciliğin ve sonunculuğunun hiçbir öneminin olmadığı, sadece ve sadece orada olmanın ve anı paylaşmanın bahtiyarlığı elde edilecek en büyük ödüldü.

Etrafımda olup, yarışan ve dolaşan öğrenci arkadaşlardan Yeditepe Üniversitesi’nden Helin Gültekin’in yarışmalardaki başarısının yanında hissettirdiği varlığı, Bilgi Üniversitesi’ndeki Mehmet Ali’nin yarışma ciddiyeti yanında samimi tavırları ile orada olmanın tadını çıkarması, Koç Üniversitesi’nden Özlem Çarıkcıoğlu’nun olimpiyattan gelip yarışması ve aynı ciddiyetle şampiyon olması bir sadakat örneğiydi. Aydın Üniversitesi’nden Tanzer Pehlivan’ın mücadelesi ile Özyeğin Üniversitesi’nden Can Bostan’ın sakinliği ve başarısı, Bahçeşehir Üniversitesi’nden Miray Gürkınav’ın tek başına gösterdiği olgunluk görülmeye değerdi. Serdar Deniz ile Mustafa Topaloğlu’nun mücadelesi sadece Atatürk Üniversitesi için değil tüm Türkiye için merak konusuydu. Ama Serdar ve Mustafa’nın tüm yarışma boyunca arkadaşlıklarının zenginliğini bizimle paylaşmaları müthiş bir öğretiydi.

Dr. Okan Gültekin için ayrı bir başlık açmak gerekir: Profesyonel donanım seviyesi ile özveri kaynaşmasının nasıl olabileceği, disiplinel bir tavırla ve anlatımdaki nezaket ve sabırla organizasyonu hatasız tamamlanmasının bizlere bir organizasyonun kalitesinin nerelere kadar çıkabileceğinin göstergesiydi.

Bir federasyonun sponsorluk anlaşması yaparak sürecin ve kalitenin ne olabileceğini ve nasıl üst seviyelere çıkacağının ispatına Koç Grubu ile TÜSF arasında yapılan sponsorluk anlaşması çok iyi örnek oldu.

Koç Holding Kurumsal Marka Koordinatörü Okyar Tuncel’in sorumluluğunda yapılan organizasyonun sunumundaki seviye taktir edilecek düzeye ulaştı. Organizasyonların istikrarı kaliteyi kurumsal bir kimliğe sokma nedeni oluyor. Alanda görevli Levent Mergen ve Taha Silsüpür’ün lojistik desteklerindeki ciddiyeti bir zaferin kazanılmasındaki mücadelenin kaygısını yenmeye eşdeğerdi.

Ve güzel yüzlü çocukların beklentilerindeki içerik temizliği ve zenginliği bize bir paylaşımdan ziyade öğretiydi. İTÜ’den Begüm Polat’ın organizasyon içindeki kaygısını bize anlatırken takındığı tavrın ve konuşma üslubunun kalitesi gelecek için ne kadar şanslı olduğumuzun bir güvencesiydi.

O yeşil-çakmak gözlerindeki kararlığı bizim sadece onu dinleyip ve onun elini sıkmaktan başka bir şey yapmamamıza neden oldu.

Ve Erzurum…

Cumhuriyet Türkiyesi’nin kuruluşundaki tarihsel misyonun liyakati ile evsahibi olmanın haklı gururunu taşıyordu.

2011 Üniversiyat Oyunları sonucunda yapılan yatırımlar ile geldiği nokta artık Erzurum’un kayak sporunda ciddi bir misyona sahip olduğunun gerçeğini ortaya koyuyor. Bu zenginliği ve sporcu potansiyelini doğru program ve doğru eğiticilerle yürütmek lazım. Bunu başaramamak, hem bu zaman dilimini kaçırmak anlamına gelir hem de olimpiyatta alınabilecek derecelerin de kaybına neden olacaktır.

Sanırım, çok değerli Erzurumlu hocalar ki sporcuyken olimpiyatlarda bayrağımızı taşıyan Atakan Alaftargil, o da sporcuyken olimpiyatlara katılma başarısını gösteren Ahmet Demir, akademisyen ve kayak eğitmeni Dç. Dr. Tuğrul Şam başta olmak üzere ve Atatürk Üniversitesi’ne büyük sorumluluk düşüyor.

Ve Ejder’den Erzurum’a kayarak inmenin ayrıcalığını yaşamak…

Bir coğrafya içinde farklı bir coğrafyayı yaşamanın ayrıcalığıdır. 3200 metreden kaymaya başlayınca önce şehrin yerleşim yerlerini parsel parsel gözden kaybedersiniz. Sonra atlama kulelerinin kaybolmama inadına karşı, ona meydan okuyarak Palandöken’e inmenin geçişleri inanılmaz bir coğrafya zenginliğidir.

Bir hafta bunları yaşamak nasıl bir güzellikti…

Herkesin eline sağlık.