Erzurum’da şiir okuyamamak
SABRİ KUŞKONMAZ SABRİ KUŞKONMAZ
Yolculukların beni bağımsızlaştırdığını düşünürüm.
Yolculukların beni bağımsızlaştırdığını düşünürüm. Günlük yoğun iş yaşamında, saysız iş sizi tutsak almıştır. Zaten çalışmaya zorunlu olmak, mutlak bir özgür olmama halidir.
 
Birilerine verilecek yanıtlar, hazırlanacak savunmalar, dosyalar…

Yolculuk halinde, görece bir bağımsızlık duygusu içindesinizdir. Yanıltıcı da olsa. Her günkü zaman akılının birazcık dışa çıkmışsınızdır. Olağan iş mekanında uzak olmanın verdiği bir “meşruiyet” halidir sizi rahatlatan.

Geçen hafta Erzurum’a yolculuk yaptım. Aklımda Puşkin’in “Erzurum yolculuğu”  var. Bir gün önce 17.00 uçağı ile gitmek gerekiyor. Çünkü sabah 9.00’da avukat Turgut Kazan’ın sanık Turgut Kazan olarak duruşması var. Savcı İlhan Çihaner’in savunmasını üstlendiği süreçte yaptığı iki açıklamadan dolayı dava açılmış. Davanın şikayetçisi bir başka savcı!

İçinde şiir geçen bir başlıkla yazıya başladım.  Ama birden hukuka giriverdim: Tüm tarafların hukukçu olduğu bir tuhaf davaya. Memleketin hali de aynen böyle, gün yirmi dört saat hukuk/ hukuksuzluk sarkacındayız.

Yolculuk diye başlamıştım. Evet. Geri geliş ertesi akşam yedide. Yani neredeyse yirmi dört saat bağımsızım. Özellikle akşam ve gece boyu otelde kesin bir yalnızlık lüksüm var. Yanılgın özgürlük zamanımda okumak için üç şiir kitabı aldım. Bir tanesi, Mahmut Temizyürek’in kitabı; “Yalangezen.”

Yolculuk, uçak, Erzurum, akşam yemeği, davanın ayrıntıları… Nasıl olsa şiire gece bir zaman aralığı buluruz…

Devletin savcısı, devletin bir başka savcısı için dava açmış. Devletin yargıcı savcıyı tutuklamış.  Avukat, tutuklanan savcıyı savunmaya soyunmuş. Kırk dokuz yıllık avukatlık hayatında, sıkıyönetim dönemlerinde bile tanık olmadığı yanlış uygulamaları görünce, bunları kamuoyu ile paylaşma gereği duymuş. Zaten paylaşmasa bile, duruşmanın aleniliği/açıklığı ilkesi var. Yani bu ülkede yaşayan yetmiş dört milyon kişi gelip o duruşmayı izleyebilir. Niye? Demokrasi ve hukuk güvencesinin çağdaş bir gereği olarak böyle. Kamu adına yargı görevi üstlenenlerin bu işleri kamunun gözü önünde yapması için.

Avukatın içerde olanları anlatmasında, savcının da adı geçmiş. Bu savcının adı, yine kamuoyunun demokratik denetiminin sağlanması için, atanırken Resmi Gazete’de yayımlanır. Sonra, savcının adı iddianamede ve diğer yargısal kararlarda da yer alır.

Yani ortada gizli, bilinmeyen bir kişi yoktur. Ama bu savcı, öteki savcının avukatı için “Gördüğüm iş nedeniyle beni terör örgütlerine hedef gösterdi” diyerek şikayette bulunmuş. Yasa diyor ki, “terörle mücadele eden kamu görevlileri”… Savcı, “terörle mücadele eden bir kamu görevlisi” mi? Hayır. Savcı, yargı görevlisi. Peki, öyle bile olsa, “faraza” etmiş olduğu mücadelenin, yani açıklamaya konu olan davanın sanığı kim? Bir ilin cumhuriyet başsavcısı. Yani başka bir deyişle, dava açarak mücadele ettiği “terörist” başsavcı. Onunla mücadele ederken adının açıklanmasının suç olduğunu düşünmüş! Mahkeme de,  Adalet Bakanlığı da aynı düşüncede birleştiğinden dava açılmış.

“Terörle” mücadelenin “süjesi-sanığı” olan başsavcı, tutuklanıp, dört ay yatmış. Sonra çıkmış. Yine “terörist faaliyetlerine” devam etmiş. Yani bir ilin cumhuriyet başsavcılığına devam etmiş! Sonra, aynı “terörist” görevini yapması için HSYK onu başka ile atamış. Atandığı başka bir ilde kısa süren “terör” görevinden sonra istifa edip, ilk seçimlerde vekil olmuş. İşte bu savcı ile “uğraşan” diğer savcı “Ben terörle mücadele eden kamu görevlisiyim” demekte.

Erzurum’da şiir mi okuyacaktım? Mahmut Temizyürek’in “Yalangezen”ini! Şiir “yalan” oldu. Belki de bu işlerde istenenlerden biri de budur; şiire uzak, saçmaya yakın ol.
         

Haftanın iktidar mağdurları: Büşra Ersanlı ve Ragıp Zarakolu.