Eski fotoğraflar
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY
Fotoğraf çektirmeyi sevmeyen, saklamayı da beceremeyen biriyim. Hayatta tek bir düzgün albümüm olmamıştır.

Fotoğraf çektirmeyi sevmeyen, saklamayı da beceremeyen biriyim. Hayatta tek bir düzgün albümüm olmamıştır. Eldeki şahsi eski zaman fotoğraflarım da rahmetli halamla kayınvalidemden, eski arkadaşlarımdan çıkmıştır. Arkadaşlardan çıkanlar, daha çok internet alıp yürüdükten sonra. Facebook ortak paydamız oldu olalı, benim de fotoğraf konusunda alıp yürüdüğüm söylenebilir. Hatta birkaç selfie sahibi bile oldum. Ama bir arkadaşımın tehdidi gerçekleşmedi henüz, yani selfie manyağı olmadım.

Oysa eski fotoğrafları severim de. Kimin olursa olsun. Hikâye anlatıcısına hepsi birer hikâye anlatır. Bazısı hakiki, bazısı resimdeki pozlar kadar sahte. Genellikle acıklı, hele hikâye anlatıcı belli bir yaşa erişmişse... Annem zırt pırt fotoğraf çektirmekten hiç haz etmese de, her yıl doğum günümüzde beni ve herhalde kardeşimi tek tek götürüp Foto Sabah’ta fotoğraflarımızı çektirirdi. Sonuçta hepsi kaybolduğu için emin değilim. Ama enstantane gibi arka arkaya çekilen, kartpostal boyu fotoğraflardı. Bazılarında şirin şirin gülsem de (genellikle daha küçük yaşlarda), genellikle ne yapacağımı bilmeden bakardım. Gülsen, niye? Ağlamaya hiç sebep yok. Peki, ben burada ne yapıyorum? Doğum günün ya, annen getirdi. İyi. Ama bir tanesinde resmen hasta koyun gibi baktığımı hatırlıyorum. İlkokuldaydım, meğer hasta olmak üzereymişim de, gene bir gayret, gülümsemeye çalışmışım. Fevkalade başarısız bir girişim...

Babamla gene bir stüdyoda (herhalde Foto Sabah) yanak yanağa bir resmimiz var. Daha doğrusu o önde de, ben arkadan yanaşmış gibiyim. Tek fotoğrafımız... Annemle bir tane ortaokulda mezuniyette, bir de Taksim meydanında, ilkokuldayken. Bir arkadaşımla beni sinemaya götürmüş, benim değil de onun elini tutmuş sıkı sıkı. “Emanet çocuk, yavrum” diye açıklamıştı. Gene de çok kıskanmıştım. Birer tane de tek fotoğrafları vardır: Babam, Dolmabahçe’ye doğru yürürken, annem, Beşiktaş’taki evde sobanın yanındaki koltukta otururken. İkisi de öyle doğal, öyle kendileridir ki. Onlar elimde kalsaymış bari!

O zamanlar Japonlar’dan başka kimse resim çektirmeye meraklı değildi, hatta onlar bile o kadar meraklı değildi. Ama gene de herkesin resmi durumlarda, gezme-tozmalarda, arkadaşlarla, hısım akrabayla çekilmiş, albümler dolduracak resmi vardı. Bizimkiler daha azdı. Dedim ya, annem sevmezdi, ben genetik olsa gerek, aldırmazdım. Babam ise, ancak Ankara’ya yerleşip dia pozitiflere merak sardıktan sonradır ki eşin-dostun, benim, kızımın resimlerini çekmeye başlamıştı.
Peki, ne oldu da, hadi âdet yerini bulsun diye çekilmiş olanlar bir yana, bizim her doğum gününde çekilen 24’er tane mi ne, fotoğrafımız bile kayboldu? Çünkü dünyanın en titiz, özenli, dikkatli kadınlarından biri olan annem, Beşiktaş’taki baba evinden mecburen çıkıp Çiftehavuzlar’a taşınırken, artık o üzüntünün etkisiyle mi bilinmez, bir hata işlemiş. Fotoğrafları iki torbaya koymuş; atılması gerekenlerin üstüne ‘Saklanacaklar’, saklanması gerekenlerin üstüne de ‘Atılacaklar’ yazmış. Sonra da ikincileri hemen atmış, tabii.

Sonuç olarak, Çiftehavuzlar’daki yeni evimizde, eskileri şöyle bir karıştırmak niyetiyle ‘Saklanacaklar’ torbasını ortaya dökünce, çoğunu az tanıdığımız, bazılarını hiç tanımadığımız birtakım insanlarla karşılaşmıştık. Dış kapının dış mandalı ahbaplar, yirmi yıl öncesinden samimi bile olunmayan komşular, içlerinden pek azını çıkarabildiğimiz insanlarla mesire yerlerinde çekilmiş sepya fotoğraflar ki, hayret! Pek ender giderdik oysa. Neyse ki okulda her yılın sonunda çıkan Record’da birer fotoğrafım vardı da, 12-21 yaş arasındaki gelişmem bir ölçüde kaydedilmişti. Hoş, o Record’ların da çoğunu oradan oraya taşınırken kaybettim ya.

Aslında en güzeli, şehrin orasında burasında çekilen fotoğraflardır. Babamın Dolmabahçe yolundaki fotoğrafı bana hem onu, hem de o yoldan defalarca geçip bazen Dolmabahçe parkına, bazen Beşiktaş maçı seyretmeye stada gidişimizi hatırlatır. Sinan’ın gezginci boğanın üstünde bir fotoğrafı vardır, o sıralar Spor ve Sergi Sarayı’nın önündeymiş. Bir de Taşlık’ın oradaki geyikle... Artık değil geyik, Taşlık bile yok. Benim de Barbaros parkında bir resmim vardı galiba. Süreyya Plajı’nda ise kesin vardı. Küçüğüm, eteklerimi sıyırmış, bacaklarımı kuma gömmüşüm. İleze bir yaratık olduğum için denize girmem, dondurma yemem yasak.

Annem ise kaybolan o iki fotoğrafta, hem Taksim meydanında emanet çocuğa sahip çıkmanın, hem de evinde olmanın memnuniyetiyle gülümsüyor. Orta odada, kedimiz Duman’ın Sinan küçükken kendisi yerleşmek için onu ittirdiği koltukta. Beşiktaş’taki ev, doğup-büyüdüğü yer, baba evi. O oda hep sıcacıktır, biz de çaktırmadan ne muzurluk yapıyorduk kim bilir?

Dondurmaları koydukları lacivertli-kırmızılı küçücük kaplar da öyle güzeldi ki...