'Eski Türkiye'/AKP-Saray ittifakı: 'Yeni Türkiye'
İBRAHİM Ö. KABOĞLU İBRAHİM Ö. KABOĞLU

Anayasa’ya göre, biri Cumhurbaşkanı (CB), diğeri Başbakan. Ne var ki, ilki, “Cumhurbaşkanlığı sistemi çökmüştür” diyerek, bu statüsü yerine “sokak”ları tercih ederek, Anayasa dışılığını sürekli ifşa ediyor. Diğeri, anayasal yetkilerini bir yana bırakarak, kendi statüsünü ortadan kaldırmak için meydanlarda. Öyle ki, CB ve Başbakan, iki muhalefet lideri gibi. Dahası, söylem, eleştiri ve ithamları, şu görünümü veriyor: Baraj altında kalma riski varmış gibi, bütün siyasal aktörler ve sistemle hesaplaşıyor… “Karşımda 14 parti var”, diyor Erdoğan.

‘Cumhurbaşkanlığı sistemi çökmüştür’

Bu ne demek?

- Fiziki mekân olarak mı? Cumhuriyet’in sembolü olan Çankaya köşkü açısından söylediyse, doğru. Beştepe’ye taşındı; üstelik, taşınılan Saray da, mahkeme kararlarına rağmen inşa edildiğine göre, çöküş var…

- Anayasa olarak mı? Hayır: Anayasa yürürlükte ve CB’nin “görev+yetki+sorumluluk-sorumsuzluk” statüsüne ilişkin düzenlemeler  geçerli.

- Seçim mi? “Halk tarafından seçildim, 10 Ağustos 2014’te Cumhurbaşkanlığı sistemi çökmüştür” söylemi de yanlış; çünkü, “seçilme tarzı”, usule ilişkin bir durum. Oysa, esasa ilişkin bütün anayasal hükümler yürürlükte ve bunların başlıca muhatabı, CB’nin kendisi. Meşruluğu ise, TBMM tarafından seçilen CB’ler için ortaya çıkan meşruluktan daha düşük. Çünkü, CB’nin nitelikli çoğunlukla seçilmesi, salt çoğunluğa oranla daha geniş bir meşruluk sağlar. Öte yandan, yüzde 52 kullanım tarzı, toplumu iki grup olarak kutuplaştırmayı derinleştirdiğinden hayli tehlikeli.

- Şu halde, “çöküş” beyanı, sadece bir propaganda aracı mı?  Hayır! Bir gerçeğe işaret ediyor: “Meydanlara devletin parasıyla çıkıyorum. Yüzde 52 oy aldım. Bu hakkım.” “Parlamenter rejim bekleme odasına alınmıştır.” “400 milletvekili istiyorum.” “Darbe, parlamenter sisteme karşı yapıldı”; “Utanç dolu karanlık geçmiş”; “eski Türkiye Koalisyonu içinde paralel yapı” var; “Yeni bir arızaya mahal vermeden, sistemi toptan değiştirme şansı doğdu”; “Bu rejim tekliyor”…


Tebdil, tağyir ve ilga

Bu ve benzeri sözlere eşlik eden eylem ve işlemlerin özeti: “Cumhurbaşkanlığı sistemi, 10 Ağustos seçimiyle” değil, seçilen kişinin Anayasa-dışı söylem ve eylemleri ile çökertilmeye çalışılmakta.

İçişleri Bakanı’nın birkaç ay önceki “Anayasa tanımayan” sözleri, artık hayli geride kaldı.  Çünkü CB, “Anayasa’nın askıya alındığı”nı her vesileyle vurgulayarak belirtiyor.  Genel anlamda, “Anayasa’yı tebdil, tağyir ve ilga” bu değilse, nedir?

Parlamenter rejimi değersizleştirmek için, “darbe, parlamenter sisteme karşı yapıldı” diyen kişinin kendisi ne yapıyor? Her gün aynı suçu işlemiyor mu?


Din, yeni ittifak ekseninde...

AK Parti-Gülen ittifakının çökmesi, “dini kötüye kullanma ve politikaya alet etme yasağı” (Anayasa, md. 24/son) anlamına da gelen lâiklik ilkesinin öneminin anlaşılacağı umudunu vermişti.

AK Parti-Erdoğan ittifakı ise, bu umutları boşa çıkardı. Yeni ittifakın her iki başı da, Mekke ve Kuran aracılığıyla muhalifleri vurmaya çalışarak, dini istismarda yarış içinde…

AKP, iki yıl öncesine kadar Gülen vesayeti altında bulunduğunu giderek ortalığa sergiliyor. İki yalın gerçek: Dışişleri Bakanı, Gülen’i ziyaret ediyor. Önceki CB Gül ve Davutoğlu arasında izin ve haber  yönünden birbirini yalanlayan açıklamalar ise, devletin nasıl yönetildiğini ve toplumun kaderinin kimlerin elinde olduğunu göstermesi bakımından ibret verici.

Buna, AKP açısından “eski Türkiye” diyebiliriz.


‘Saray, sokak ve sandık’

“Yenisi” ise, bu kez, 10 Ağustos 2014’ten bu yana resmen AKP başında bulunmayan Erdoğan ile ittifakı:  Parti-Saray ittifakı=“Yeni” Türkiye.
AKP, düne kadar önünde diz çöktüğü Gülen ve cemaatini hukuk dışı yollardan tasfiye ederken, bu kez, “Saray” vesayetine giriyor.

İki ittifakın ortak paydası: İkisi de hukuk dışı, ikisi de dini politikaya alet ediyor. Şöyle denebilir: AK Parti, bir türlü rüştünü kanıtlayamıyor,  hukuk dışı ve gayrimeşru bir vasi ediniyor; yani vesayeti çok seviyor…

Amaç, “saray-sokak-sandık” tekelini kurmak. İç Güvenlik Yasası ve 1 Mayıs provası, devletin şiddet araçlarının ve resmî yapılarının parti hizmetine nasıl sokulduğunun ve toplumu nasıl düşmanlaştırdığının göstergesi. YSK’nin tutumu, “tebdil-tağyir ve ilga” zincirinde yer almıyor mu?

Şu halde asıl sorun, Türkiye toplumunun bu kirli ittifakların ördüğü vesayetten kurtuluşu sorunudur.