Eski yazlar içinde
08.07.2018 10:54 BİRGÜN PAZAR
Türkçe yazıldığı gibi okunmaz; yaşandığı gibi okunur. Hayat da öyle değil mi? Yoldaşlar, hayatı kazanmak isteyen şiiri kaybeder; ama şiir hayattayken kazanılmaz mı?

ŞEREF BİLSEL

Bir alıntı sayılırsın artık güneşin altında. İnsan alıntı değil mi zaten anneden, evden, sokaktan, dilden... Bir öncekinin geçtiği yola bıraktığı gölge içinde serinlemeyi umma bu acı güneş altında. Bir alıntısın artık, şarkın sana ait değil, boğulmuş otlar üzerinde yatan şu kara asfalttan yürüyüp cinnet geçirmek için köylerde cennet arayan akrabalar sana ait değil; bir alıntısın sen onlardan. Ağzınla tutup kulağınla kaçırdığın sesten yapılmış sevgililer senin olmadı zaten. Fabrikaların, okulların, vitrinlerin, gözaltı kremlerinin oldu onlar, senin değil. Komşu çocuğunun ayakkabısını, komşu çocuğunun birden bire dökülen saçlarından önce hatırlayan, ölümün festivallerle kutlandığı Yakındoğu’yu, Acem halısında kabaran ceylana dokunarak hisseden tanıdıklarından senin hissene yalnızlık düştü kalbim. Kalbim, şimdi şu yaz gökleri altında sen de bir alıntı sayılırsın, durmadan tekrar edilen...

Kalbim vardı eskiden, atardı meydanlarda, şarkısı zamansız kesilenlerin yanında, halk otobüslerinde, hastane, banka kuyruklarında, parklarda...Vardı eskiden, köhne çay ocaklarında demlenen; dem ile zaman arasında gergin bir ip gibi duran kalbim. Ben peşinden giderdim o’nun. Gençtim, çok az yaz görmüştüm. Dışarıda çok şey aradım. Eve döndüm, üstümde bir hazine buldum: Kalbim. Kalbimle söktüm konuşmayı, ağlamayı onunla etüt ettik; Kelebek Vadisi’ni görme isteğimi o kabarttı, bir yaz günü tozlanan zakkumlar arasında. Yağmurun yağışını onda gördüm, güneşin acı içinde batışını onda; bir dağa nasıl bakılacağını o öğretti bana, sessizliğin örttüğü o hakiki gürültüyü onda duydum. Kalp deyip geçmedim, bu kalpazanlar arasında. Ben peşinden giderdim o’nun, üzerime yıkılırken gülerdi kalbim. Ete bürünmüştü, kemiksizdi eskiden; söze bürünmüştü, rakamsızdı. Gecenin nar çatlatan koyu vakitlerini severdi.

Eski dünya pılısını pırtısını toplayıp gitti, bizi terk etti. Biz bir alıntı olarak kaldık yenidünya içinde, kalbimiz de öyle. Tuza yatırılmış bir yük gemisinin ambarında uzak denizlere doğru 46 yıl eridim. Kalbim, nerdeysen bana yaz, unutuşun örttüğü harfler kıpırdasın yüzümde. Sarışın bir matador taşısın yazdıklarını. Yağmura aldırmadan hızla getirsin dünü. Kalbim, seninle yokuşlanırdık, erik çalardık, birlikte yüzerdik, kızıl ağaç dalları altında akan yiğit derelerde. Kardeş ve gümrah derelerde.

Uyuduğumuz odalara dolan derelerin sesi; bu sadece ses değildi, arkadaştı. Şimdi onlardan geriye kalan kıyılarda, güneş altında düşünüp duran taşlar sızlanır: “Dereler akar gider/ Taşları yıkar gider/ Bu dünya bir pencere/ Her gelen bakar gider”. Henüz çocukken bu pencereye evin içinden bakıyorduk, yaşlanınca dışarıdan evin içine bakmaya başlıyoruz galiba. Dönüyoruz terk ettiğimiz o ilk sözcüklere, sis içinde. Önce dereler gitti, derelerle birlikte çağıldayan türküler sonra. Çocukluğun güzel yazları, ıslak taşları... Ağaçlar çekildi: daktilonun bazı tuşlarının basmaması gibi. Taş ocakları, mermer ocakları, kömür ocakları, Osmanlı ocakları. Hepsi geçmişi kazıyıp duruyor. Ne var şu yerin altında ölümden başka? İnsan toprağın altını merak etmemiş olsaydı (akaryakıt, kömür, demir, altın, bakır, gaz...) olsaydı, yeryüzü bunca telaş içinde birbirine taş atan, silah alıp mazot satan, gaz verip asfalt döken, hastalık hediye edip ilaç üretenlerin elinde kalır mıydı? İnsanın rüyalarıyla uğraşmak gibi yeryüzünün bu huzursuzluğunun nedeni. Durmadan kazıdık bulunduğumuz yeri. İnsan, misafir olduğu evi bu kadar karıştırır mı?

Ne diyorduk yoldaşlar! Kalbim vardı eskiden, atıp tutardı meydanlarda. Şimdi ağır ağır davranıyor. Ağır ağır olan iyidir kimi zaman. Ağır ağır zamanla Ağrı olur. Öte yakadan bakınca Ararat olur. İnsan dili, gözlerinden öğrenir. Görürsünüz, gördüğünüz sığmaz gözlerinize taşar, ağzınıza sızar ve sonra konuşmaya başlarsınız. Böyle olur, gördüğünüze göre konuşursunuz. Türkçe yazıldığı gibi okunmaz; yaşandığı gibi okunur. Hayat da öyle değil mi?

Yoldaşlar, hayatı kazanmak isteyen şiiri kaybeder; ama şiir hayattayken kazanılmaz mı? Ne diyorduk: Havalar sıcak, kalbinize iyi bakın, göreceksiniz!