Eskici masal
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Bizim orda bir çay ocağı var, radyodan sanat müziği çalar, kar yağmur umursanmadan oturulur, sokaktan bazen bir eskici arabası geçer, üzerinde kitaplar, eski fotoğraflar, plaklar… Nedense, o arabayı her görüşümde aklıma ölüm gelir; biri daha ölmüş mahallede, geriye kalan kitaplarını eskiciye satmışlar diye düşünürüm. İyi ama, o siyah-beyaz fotoğraflara niye kimse sahip çıkmaz, peki şu daktiloya; hiç mi sevilmez şeyler oldu hatıralar. Daktiloyu kim ne yapacak bu zamanda, internete mi girilir onunla, ağır mı ağır, tuşları sert mi sert… Hatıralar, o daktilo gibi bir şey oldu, taşınması ağır, tüy gibi hafiflemek istiyor artık insanlar; bu akışkanlık içinde kim ne diye takılsın bir aşka, anıya; akışkanlık, özgürlük sanılırken…

Bir de her eskici arabası gördüğümde, aklıma Ece Ayhan’ın şiiri gelir, “çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. kanatları sığmamış” diye devam eden, eskici dedenin bağırdığı… Özgecan’ın da kanatları sığmadı çuvala, ama kafalarına çuval geçirerek bu ülkeyi yönetenlerin politikacıları, gazetecileri, ünlüleri, memurları, satılmışları, telaş içinde çuvala sığdıramadıkları o kanatları yolmaya çalıştılar hep, yalancıktan gözyaşları, çarpıtmalar, kandırmacalarla... Bir de şu “mini etek” mevzusu var ki, gerçekte dertlerinin ne olduğunu pek güzel açık ediyor, her defasında. Sonra da özgürlük filan demiyorlar mı, yaptıkları retoriğin sığ olması bile kurtarmıyor onları, söz bataklığında boğulmaktan. Açın gazete arşivlerini, devlet korumasında kaç kadın öldürülmüş; karakollarda, cezaevlerinde kaç kadına, çocuğa tecavüz edilmiş, bir bakın... İç güvenlik yasasıyla, işkencenin ve tecavüzün sistematik hale geleceği konusunda boşuna endişelenmiyor insan hakları savunucuları; yetkileri artırılacak kişilerin en ufak bir toplumsal gösteride yaptıkları ortadayken. “Sık ulan sık!” diye yanındaki polise, halkın üzerine biber gazı sıksın diye bağırıp kendini paralayan polis amirlerinin dilediğini gözaltına alabileceği bir düzen…

Hava soğuk, kar başladı; üşüsem de çay ocağına oturup üç tekerli eskici arabasının geçmesini bekliyorum. Bu defa, nedense eski bir Rus şarkısı çalıyor radyoda, hüzünlü olduğu kadar umutlu bir şarkı; karın yağışını izlerken çocuk yanım beliriyor ağır ağır, kar tanelerinden. Nâzım Hikmet’in “Saçları Saman Sarısı” şiirinde, on dokuz yaşıyla karşılaşması gibi. Diyor ki bana, “Masallara inandığın sürece, hayat gerçektir.” Bu söz, bir kitaptan ya da şiirden alıntı değil, çocuk yanımın bana fısıldadığı bir sır. Eğer vazgeçersek masalların vaatlerinden, elimizde tutsağı olduğumuz gerçeklikten başka bir şey kalmaz; Adorno’nun Walter Benjamin için söylediği gibi, düşünerek gerçeğe varan değil, bilgi edinmenin en iyi yolu olarak gerçek üzerine düşünenlerden olmalıyız; çünkü korkunç bir canavar olarak bizi yutmaya çalışan gerçeği, masallarda olduğu gibi yenmekten başka bir çaremiz yok. Felsefeye karşı felsefe, sanata karşı sanat, siyasete karşı siyaset yapa yapa…

Eskici, üç tekerli üstü açık tezgâhıyla sokağın köşesinde belirince, çocuk yanım fırlıyor hemen, tepeleme kitapla dolu, çerçevesiyle bir tablo ve gramofonun olduğu arabaya. Ne bulmayı umut ediyor, bilmiyorum. Ama sanırım, tüm bu eski şeyler onda, bende olduğu gibi ölümü çağrıştırmıyor, her şeyin bir büyüsü var. Az evvel masallardan bahsediyordu, şimdiyse elinde Behrengi’nin “Küçük Kara Balık” kitabını tutuyor, bir şey söylemek istercesine. Paltomun cebinde “Küçük Kara Balık”, karın altında Kadıköy sokaklarında yürürken, Özgecan’ı düşünüyorum, bir duvarda “Bütün erkekleri öldüreceğiz!” yazısı çarpıyor rüzgâra, uğultuyla... Herkes, her şeyi biliyor. Bildikleri şeyleri ısrarla inkâr edenler, yüzleşmemek uğruna başlarına çuval geçirip uçuruma doğru yürüdükleri için, geceleri uykularında gördükleri bütün kâbuslar, gerçeğe dönüşüyor birer birer; Behçet Aysan’ın “yok başka bir cehennem/ yaşıyorsun işte” dediği… “Küçük Kara Balık”la geçip gidiyoruz, denize ulaşmamızı engelleyen duvarların önünden… Walter Benjamin’in “Sadece umutsuzların uğruna, bize umut verildi” sözü, eşlik ediyor yürüyüşümüze. O umut, açık denizlere ulaşıncaya dek…