Eskişehir’e vefa ve yerel medyanın önemi
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Doğma büyüme Eskişehirli olmasam belki bu yazıyı daha coşkulu yazardım. Şimdi Eskişehirli olmanın bana yüklediği sorumlulukla biraz daha dikkatli yazmayı tercih ediyorum. Benim talihsizliğim, Yılmaz Büyükerşen’in yarattığı mucizevi değişimin meyveleri alınırken iş gereği İstanbul’a yerleşmek zorunda kalmak oldu. Yine de her fırsatta gittiğim memleketime bir gün geri dönebilme hayalini diri tutmaya çalışıyorum. Hemşehrim Haydar Ergülen, Eskişehir’e vefa borcunu fazlasıyla ödeyenlerden. BirGün Pazar’daki Eskişehir’e kurulması planlanan termik santralla ilgili yazısı da çok güzeldi. Termik santralın zararlarıyla birlikte Eskişehir’in edebiyattaki yerine de değinen Ergülen kendisini pek anmamış. Kendisi Eskişehir için çok kıymetlidir. Bana kalırsa, kendisinin Eskişehir Ekspresi’nin kaldırılmasının ardından Radikal gazetesine yazdığı “Ne zaman Gitti Tren” yazısı benim için Eskişehir hakkında yazılmış en güzel metin. Şimdi değil Eskişehir Ekspresi, Haydarpaşa’dan kalkan tren yok artık. Avrupa yakasında oturanlar için 1 ila 2 saate varan uzaklıktaki Pendik’te metro istasyonu misali bir yerden kalkan hızlı trene yetişirsek ne âlâ. Oysa biz bir Haydar Ergülen dizesine sığınıp “Haydarpaşa-Eskişehir-Ankara gittim geldim düz coğrafya” diye bir parça yavaş da olsa gidip gelmeyi çok severdik. Bu kişisel detayı neden yazıyorum? Çünkü “yenilik” diye “çağın gereği” diye sunulan her şey her zaman mantıklı değil. Enerji üretiminde daha çevreci yollar varken “termik santral” ısrarı da öyle.

Peki Eskişehir’e termik santral meselesi bu kalabalıkta medyada gündeme gelir mi? Gelirse nasıl gelir, gelmeli? Bu haftaki Köşe Vuruşu’nun asıl konusu bu.

İş siyasi çekişmeye dönerse

Eskişehir yerel basınının deneyimli isimlerinden Sakarya gazetesinden Ali Baş, oldukça önemli bir noktaya değinmiş ve konunun “siyasi çekişme” haline gelmemesini temenni etmiş. Çünkü diyor ki, bir taraf ısrarla “yaptırmayız” derse bir başka taraf, “nasıl yaparız gelir görün” der ve olan Eskişehir’e olur. “Amaç gerçekten “Eskişehir”i, “halkı” ve “doğayı” önemsemekse, daha yapıcı ve uzlaşmacı bir dil kullanılması gerekiyor” diyor Ali Baş ve Eskişehir’in “Enerji üretimine” karşı olmadığını “yeşil enerji” örneğiyle açıklıyor. Eskişehir’de sahiplerinin “FETÖ ilişkisi” nedeniyle ele konulan ve artık tam kapasite çalışmayan başka bir termik santral olduğunu da yine Ali Baş’ın yazısından öğreniyoruz. Baş, kurulması planlanan bölgede tarımı öldürecek termik santral yerine çıkarılacak kömürün Eskişehir’in başka bir yerinde zaten var olan bu eski santrale taşınarak kapasitesini tam kullanmayı öneriyor. Öneri mantıklıdır, değildir ama her halükarda bir sorumlu gazetecilik sorusudur ve tartışılır.

Yerel medya ve sorumluluk

Daha da önemlisi meselenin ulusal ölçekte bakınca salt bir “siyaset” meselesi olarak büyük resme yuvarlandığını görürken, yerel gazetecinin çözüm için endişelendiğini görüyoruz. Çünkü orada yaşıyor. Memleketin genel havası gibi bir kutuplaşmaya dönerse kaybedenin kendisi olacağını hissediyor. Şunu da itiraf etmek gerek, okur olarak yerel medyayı ne kadar izliyoruz? Örneğin; ben Eskişehirli olmasam ve arada memleketimde neler oluyor diye göz atmasam meselenin diğer boyutlarını görecek miyim? Hayır.

Evet, Eskişehir’de yeni bir “termik santrale” sonuna kadar hayır. Evet Yılmaz Büyükerşen’in Eskişehir mucizesine yazık etmeyelim. Zira 24 yaşına kadar Eskişehir’de yaşamış şahsıma, Eskişehir bir gün turizm kenti olacak deseniz, “Agam bizimle eğleniy” cevabını alırdınız lâkin sonuç ortada. Tüm Türkiye’ye örnek olacak bu şehri korumak da önemli. Bu yüzden meseleyi tartışırken Eskişehir’e ve doğasına zarar verecek bir çekişme seviyesine taşımamak önemli. Bunun için de ulusal medyayla yerel medyanın işbirliği daha önemli. Hem ne diyordu o eski yazıda Haydar Ergülen; Eskişehir Ekpresi’ni geri verin, yollarımızı geri verin, turnalarımızı geri verin, o trenle birlikte seferden kalkan bahar derelerimizi, güz renklerimizi, yağmurlu gözlerimizi, hayallerimizi, annemin ve babamın bizi bekleyen çiçekli bahçesini, yeğenimin İstanbul’a gelişini, bizi uğurlayışını, kardeşlerimle birlikte bizi büyüten taşramızı, sanki taşra bir ev ve onun içinden geçen tren seslerini, bayramları, buluşmalarımızı geri verin!