‘Etik, geleceğin estetiğidir’ (Lenin)
ZAHİT ATAM ZAHİT ATAM
Kötülüğe karşı kötülükle karşı koymamak mevzu nedense beni bir hayli düşündürdü

Kötülüğe karşı kötülükle karşı koymamak mevzu nedense beni bir hayli düşündürdü.
(Vladimir Semyoniç Liadov hakkında) “Kendisi hiçbir güçlükle boğuşmadığı, bir kerecik bile ileri adım atmadığı halde, “Zorluklarla boğuşmadıkça yaşadığımızı anlayamayız. Marş, ileri!”, “Bizler şurada kaç kişiyiz ki?” gibi sözlerin ağzına çok yakıştığı bir yazar kişiydi o.”

Buradaki yazar kişiyi kaldırın, yönetmen kişiyi koyun, bakalım kimin sureti çıkacak, inanmakta zorluk çeken varsa, tanıyanlara sorsun, elbette tanıyanların kendi deneyimlerini de bir dinlesinler bakalım ne zorluk çıkacak. Bir sosyalist partinin sekreterini tanıyordum, kimse için kılını kıpırdatmıyordu, bir tek parti için çalışıyordu, partiyi de tüm üyeleri ve envanteriyle birlikte kendi malı sayıyordu, yani yine kendisi için çalışıyordu. Yalnız bir kusuru vardı, sosyalist olduğunu ileri süren bu arkadaş sosyalizmin gerekleriyle kendi çıkarları kesiştiği her durumda sosyalizmi değil, kendi çıkarlarını tercih ediyordu. Bizim değerli yönetmenimiz de ne olursa olsun, kiminle ilişkiye girerse girsin, kendisi için çalışıyor. Faydalandığı insanların da emeklerinin karşılığını maddi manevi olarak isterler diye ödü kopuyor, bu nedenle uzun süreli ilişkiler geliştiremiyor, kusurlarından birisi bu. En yakınındakilerin emeğini hiçe indirgemek için gayri-ahlaki edimleri atarken, hiç yüksünmüyor, kırıyor ve kendini muzaffer hissediyor.

“O sıralar gerek toplum içinde, gerekse basında kötülüğe karşı koymama felsefesinin, yargılama, cezalandırma, savaş konularının sık sık tartışıldığı yılları, 1880’leri yaşıyorduk. Çevremizden bazı kişiler köye çiftçilik yapmaya gidiyor, uşak, hizmetçi tutmadan kendi işlerini kendileri görüyor, et yemekleri yemiyor, tensel aşktan kaçınıyordu.”

İyi İnsanlar öyküsünde geçiyor bu pasaj, yalnız Kış Uykusu’nda bu öyküden alınan tartışma, ne yazık ki yozlaştırılmış, saçmaya indirgenmiş, ahlaki özünden soyutlanmış, kişisel çatışmaya dönüştürülmüş, varoluşu sorgulama boyutundan uzaklaştırılmış, kısacası düşünceye tecavüz edilmiş. Çünkü bunlar Lev Tolstoy’un o dönemde Rus aydınlarını etkileyen görüşleri. Eğer onları okursanız, bunların nasıl bir ahlaki yüzleşme ve arınmanın parçası olduğunu anlarsınız, burada özetlenilen hali aşırı budamayla bu hale getirilmiş.

Elbette Kış Uykusu’nda yönetmeni asıl ilgilendiren iki kardeşin arasındaki çekişme ve orada açıklıkla ifade edilen “Yazarlık onurunun incindiğini ilk kez hissediyordu. Öfkeliydi.”

“Pek olasıdır ki, kötülüğe karşı koyma çabamızda güç kullanmak değil, tam tersine, güç karşıtı bir şey kullanmaya hakkımız olmalıdır.” Bu satırların varoluşu sorgulayan yanına hiç girilmiyor, aslında İyi İnsanlar öyküsünde de derinlikli girilmiyor, yine de Çehov’un tavrı ünlü yönetmenimizin söylediklerinin tam tersine çıkıyor. Hatta deyim yerindeyse, ister inanın isterse inanmayın, yönetmenin söylemini ve meseleyi ortaya koyuş tarzını, Çehov “yoz-dejenere” bulurdu. İsteyen nereden biliyorsun, spekülasyon yapıyorsun desin, isterseniz alternatifi için bizzat Çehov’un öykülerini okuyun, bakalım kime hak vereceksiniz?
Hikâyenin bir yerinde şu pasajlar geçiyor: “Vera Semyonovna hüngür hüngür ağlamasını sürdürdü. Ağabeyi ise karşısında dikiliyor, onun sarsılan omuzlarına bakarken düşünüyordu. O sırada düşündüğü tek şey, yeni bir bakış açısıyla, kendince düşünmeye başlayan birinin çekeceği yalnızlığın ıstırabı, allak bullak olan bir ruhun kaçınılmaz acıları değil, çalışmalarının değersiz görülmesi, yazarlık onurunun zedelenmesiydi.” Öyküde 2 kardeşin arası iyice soğumuş, bundan ağabeyi daha büyük duygusal açlık çekerek çıkmıştı. Bir gün eve geldiğinde kardeşini hüngür hüngür ağlayarak gördüğünde, yeniden eski günlere dönme arzusunu söyler, bir yazısını okumasını, tekrar iyi geçinmelerine dair özlemini anlatır. Sonrasında açık bir ret yanıtı alınca, bağnazlıkla onu suçlar, kardeşi ağlamaya devam ederken ki yazarımızın durumunu ise alıntıladığım bölümde anlatıyor Çehov.

Bakın derdimi açıkça söyleyeyim, Tarkovski ya da Kieslowski’yi alın ya da isterseniz Bunuel’i ya da Bresson’u alın. Bu kadar ahlaki olarak hafif tek bir yönetmeni bilmiyorum. Dahası saydığım bu yönetmenler haricinde sanat tarihinde öne çıkmış bütün büyük estetler ve kendi iç dünyalarını ve ahlaki önermelerini sanatlarına yansıtan hangi yönetmeni alırsanız alın, karşımıza Cannes ödüllü şu müthiş filmlerin “yoz-dejenere” sıfatıyla değerlendirileceğini anlayabilirsiniz. İsteyen bana inanmaz, isteyen “sen anlamazsın” der, isteyen de aksine “yozluğu, çok iyi anlatıyor” der, isteyen de sanat eserine “yoz diyecek kadar sansürcü ve yoz zihniyetlisin sen” der, herkes kendi idealini, görüşünü açıkça savunsun, benim diyeceğim bir şey olmaz. Ama şunu çok açıkça biliyorum, belirli ilişkiler girdabına giren kişi, iktidarla arasına mesafe koyamazsa, iktidar tarafından semirtilmekte bir beis görmüyorsa, bu onun bileceği iştir. Ama gelin görün ki sanat tarihinin de bileceği bir iştir ve tarih yazılırken, alınan ödüllere değil, başka şeylere bakılır. Ve şunu hiç unutmayın, Lenin “etik, geleceğin estetiğidir” derken haklıydı ve ahlaktan arındırılmış tek bir doğru, hak ediş, gerçekçilik, eylem yoktur, tartışma eninde sonunda kişiye “sen kimsin?” sorusunu sordurtur ve varoluşa bir anlam aramadan ve kişioğlu/kızının varlığa anlam aranışından türetilmemiş tek bir sanat tarihi olamaz. Varlığın kendine dair bir görüsü yoksa, orada felsefe ve onun bir dalı olan etik tartışması yapmak, o varlığa değil, başkalarına devredilmiş demektir, felsefe tam da Eric Rohmer’in Dört Mevsim filmlerinden birinde denildiği gibi, “düşünme üzerine düşünmedir” ve düşünen kişi varlığını düşünürken hisseder, kendine dair kişinin görüşü gelişmezse düşünme de gelişmez..

Benim iddiam basittir, ben bunları anladığım için yazıyorum, ne anlamadığım ve ne de aptalca “o kimmiş?” tavrıyla ve yapılanı anlamadığı için onu saçma sapan şeylerle suçlama işine girişmiyorum, tam aksine yapılan işin yüreğini sorguluyorum.

Siz isteğiniz kadar iyinin ve kötünün ötesinden nutuklar atıyorum deyin, ben Sefiller’i okuduğumda rahibin kürek mahkûmunun kalbini kazanma hikâyesinin karşısında yüreğimle ve aklımla hala çok etkileniyorum.