Etik ideolojisi
MURAT YAYKIN MURAT YAYKIN
Son yıllarda neoliberal iktidar yapılarıyla şekillenen ahlaki terörizm/etik çılgınlığı; Batı kapitalizminin rezaletlerini yeni...
Son yıllarda neoliberal iktidar yapılarıyla şekillenen ahlaki terörizm/etik çılgınlığı; Batı kapitalizminin rezaletlerini yeni evrensel model diye dayattı. İleri sürdükleri sözde “insan hakları”; özgür düşünce biçimleri yaratmaya yönelik girişimleri yok etmeye hizmet ediyor. Bu Yeni Dünya Düzeni’ne karşı çıkmaya kalkışan herkesi, “insan hakları” adına tutuklayıp yargılamaya hazırlar. Hatta bu yasaları evrensel yasalar olarak sunuyorlar.
Postmodernizm etik kavramını tüm kavram ve olgular gibi muğlâklaştırmıştır. Örnek mi? Tarihsel durumlarla (insan hakları etiği), teknik-bilimsel durumlarda (tıbbi etik, biyo-etik), toplumsal durumlarda (bir arada yaşama etiği), medya durumlarıyla (iletişim etiği) vb.

Bunların hepsi yorum ve kanaatlerle muğlâklaştırılmıştır.
Bu yorum ve kanaatler normu resmi kurumlar tarafından desteklenmektedir ve kendi otoritesine sahiptir: Artık devletler tarafından atanan “ulusal etik komisyonları”mız vardır. Hatta “insan hakları etiği” uğruna askeri seferler bile düzenleyebiliyoruz.

Bu anlamda etik (egemen ideolojide etik) aslında nihilizme (hiçbir şeyin gerçekte var olmadığı), düşüncenin kendisini inkâr etmeyle aynı kapıya çıkmaktadır. Oysa etiği merhametin bir veçhesine indirgemek yerine, çoğul hakikatlerle ilgili hale getirmek gereklidir.

Bugünün hukuk sistemi neyin kötü olduğunu bize gösterir. Çünkü kötülük ulusal ve uluslararası hukuk tarafından cezalandırılır. “Hoşgörü” ile “fanatizm” arasında, “farklılık etiği” ile “ırkçılık” arasında, “ötekini tanımak” ile “özdeşlikçi/kimlikçi” saplantı arasında fark bırakmamışlardır. “İnsan Hakları” kötülük görmeme hakları demektir: Oysa egemen ideolojinin “İnsan Hayatı” dediği cinayet ve idam dehşetidir, “Bedenin Kimliği” dediği işkence, zulüm ve açlık dehşetidir ya da “Kültürel Kimlik” diye tanımladığı ötekileştirdiklerinin aşağılanması dehşetidir. Egemen etik ideolojisi kötülükleri tanımlar, onlar için kötüye ilişkin mutabakat sağlanması iyiye ilişkin mutabakat sağlanmasından daha kolaydır. Ne yapmaya göstermeye çalışmaktansa neyin yasak olduğuna işaret etmeleri bundandır. İnsanlığa “Etik” diye hazmı güç bir muhafazakârlık propagandası sunmaktadırlar.

Bugün sefil ahlakçılığa karşı, özgür düşünebilen herkesin ayaklanması her zamankinden daha fazla gereklidir. Özgür düşünebilme ve davranabilme armağan olarak verilmez, ancak fethedilebilir. Egemen etik ideoloji reddedilmeli ve olumsuz kurban-insan tanımına hiçbir şekilde taviz vermemelidir. Kapitalizme karşı yaşama şansı ancak siyasi olabilir. Ekonomiye karşı ekonomik bir savaş verilemez.

Fotoğrafçı, bireyi ya da toplumsal bir grubu ötekileştirmeye/nesneleştirmeye katkı yaptığı ölçüde egemenin etik ideolojisine ve modern teknoloji adı altında gerçekleşmekte olan sessiz faşizme hizmet etmiş olur.
Etik, ne yapmam gerektiğini düşünürken başkalarının haklarını ve çıkarlarını da dikkate aldığımı varsayar. İnsanların normalde doğruyu söyleyeceklerine güvenilebileceğini varsaymazsak, konuşmak anlamsız olacaktır. Fotoğrafçı için de bu böyledir.

Oysa çoklukla gördüğümüz bu değildir. Yapılan çalışmaların çoğunda fotoğrafçı “Öteki”ne egemen olarak kaydetmiştir. Bu muhafaza ederek ortadan kaldırmıştır anlamına gelir, bir başka değişle onu eksik ya da yanıltıcı bilgiyle sabitleştirmektedir. Fotoğrafçının bu iktidarı çalınmış bir iktidardır, Öteki’nden çalınmıştır, gasp edilmiştir. Gerçeğin yani rahatsız edici olanın (ifşa ettiği toplumsal bunalımın tümü) bir ilgası ve boyunduruk altına alınmasıdır. Sorunun rahatsız edici heterojenliğini “kendi hesabına” alarak toplumsal düzende oluşturulmaya çalışılan homojenliğini yerine koyan fotoğrafçılar ne yazık ki çokluktadır. Fotoğrafçının bu davranışı iki kere sorunu silme gayretidir. Bir kere onu duymayarak/konuşmayarak, ikinci kere de yerine geçerek silmektedir.
Bugün ‘ide’nin saldırıları yerine ego’nun savunmalarının güçlenmesini kabul eden bir fotoğrafçılık anlayışı vardır; gösteri amaçlı kullanılan fotoğraflar yalandan ibarettir, yalandır, sapıktır, şiddetten yanadır, faşisttir, pornografiktir. Her şeyi görmekten haz duymayı öğrendik.

Fotoğraf fallik hazzın yararına kullanılıyor. Gerçek olanın yerine görünüş sunulmaktadır. Gerçek olan önce görülmek için değildir.

Fotoğraf bir şeyin temsili ise temsillerin yolundan saptırılması yalnızca şuna yarar; “ikinci derece” rejimidir bu, entelektüel sınıfların küçük sapkınlığı, kendi dangalaklıkları. Kapitalizmi sevmeleri, aşkla sevmeleri böyle gerçekleşir.
İçinde bulunduğumuz durumu özetlersek tam bir sanal iletişim, sanal bir özgürlükten bahsedebiliriz. Bu sanal özgürlükle nesne, gösterge, ileti, ideoloji ve zevklere ilişkin her türlü sanal üretim ve aşırı üretim yollarını kat ettik. Sürekli bir görüntü üretimi içindeyiz. Bu üretimlerde bir gönderme yoktur. Bu da etik bir durumdur aslında. Yaşadığınız topluma karşı, kendinize karşı saygı yitmişliği… Bu kültürümüzün dolayısıyla fotoğrafımızın da şemasıdır.