Etkisiz hayat düşleri
BÜLENT USTA BÜLENT USTA

Hayat yoğun, geceler sonbahara rağmen hâlâ sıcak ve uykusuzluğa alışkın bünyem sayesinde şikayetçi olmasam da, her gün bir yenisi eklenen ölüm haberleri ve bu ölümlere kayıtsızlık, direncimi azaltıyor. Başbakan, en son yaptığı ve imam hatip okullarıyla ilgili konuşmasında “bir ay içinde 500 teröristin etkisiz hâle getirildiğini” açıklamıştı. O konuşmadaki “etkisiz hâle getirildi” sözü, devletin meseleye bakışını özetlediği gibi, alıştığımız bir acımasızlığı da dile getiriyordu. Öldü ya da öldürüldü bile denmiyor, “etkisiz hâle getirildi”…
Sadece canlıların ölebildiğini düşünürsek, demek ki, dağa çıkan 500 kişi, zaten dağa çıktıkları gün “canlı” olma özelliklerini kaybetmişlerdi devletin gözünde. Hayatta olsanız da canlı olarak görülmediğinize göre, insan da değilsinizdir. Teslim olursanız, hayata döndürülme ihtimaliniz olabilir. 19 Aralık 2000’de, cezaevlerindeki siyasi mahkûmlara yönelik o kanlı operasyonun adı “Hayata Dönüş” değil miydi? Otuz can öldürülerek, yüzlerce kişi de ağır yaralı olarak hayata döndürülmüştü hatırlarsanız. Operasyondan sağ çıkanlar mı? Onlar da F Tipi cezaevlerindeki tabuta benzeyen hücrelere kapatılmıştı.
Radikal gazetesinde Ezgi Başaran’ın söyleşi yaptığı oyuncu ve çevirmen Serra Yılmaz, “dağdaki ölümlere ne kadar sevindiğin, vatanı ne kadar sevdiğinin göstergesi bugünlerde” demişti. Vatan sevgisi, aslında çok uzun zamandır, ölüm ve dökülen kanla ölçülen bir şeydi. Mesela şiir yazmak ya da bilimsel bir buluş yapmak değil, uğruna canını veren ya da can alan vatanını sevmiş kabul edildi hep. Serra Yılmaz, dağlarda ölenler için terörist de demiyordu, çünkü terörist derse onların birer insan olduğunu inkâr edeceğini düşünüyordu muhtemelen. Ve şöyle diyordu söyleşinin bir yerinde: “Eğer biz barışı gerçekten istiyorsak, iki taraftaki ölümlere de lanet etmeliyiz.” Ama bırakın lanet etmeyi, BDP Muş Milletvekili Sırrı Sakık’ın oğlu intihar edince, sevinenler, sevinçlerini sosyal medyadan paylaşanlar bile oldu. Böylesi bir kin ve nefret, hangi psikolojik, sosyolojik ya da siyasi gerekçelerle açıklanabilir acaba? Benzer bir nefrete 601 kişinin hayatını kaybettiği, binlerce kişinin yaralı olarak kurtulduğu 2011’deki Van depreminde de rastlamış, yiyecek kolileri taşla doldurulup hakaret dolu notlarla depremzedelere gönderildiğine tanık olmuştuk.
Serra Yılmaz, aynı söyleşide “Kötülük Çağı”nın geri geldiğinden bahsediyordu ki, ben o “Kötülük Çağı”nın hiçbir zaman gitmediğini düşünenlerdenim. Bu dünyada, ezilenler ve ezenler olduğu sürece, “Kötülük Çağı”ndan çıkmak mümkün değil. Belki Nazilerin yaptığı gibi çok büyük kitlesel kıyımlar yapılmıyor ama, “kötülük” zihinleri uyuşturarak azar azar işini görmeye devam ediyor. Bir insanı bıçaklayarak da, vücuduna binlerce toplu iğne batırarak da öldürebilirsiniz... Şu an dünyanın her yerine iğneler saplanmış, azar azar kanatılarak emiliyor kanı.
Nietzsche’nin, “Böyle Buyurdu Zerdüşt”teki hakikat için yeterince kötü olup olmadığımızı soran sözlerini anımsıyorum da, hakikati gaddar bir “hayır” ve pervasız bir cesaretten başka bir şeyin dölleyemeyeceğini iddia ediyordu. Kitleselliğe bürünemeyen bir “hayır”ın, “kötülük” üzerinde etkili olamayacağından emin olunduğu için, “hayır”ı olabildiğince nazik ve uzlaşmaya çalışarak söyleyenler çoğunlukta bugün. Ama emin olun, “kötülük”ten yana olanlar, ne nezaketten anlıyor, ne de uzlaşmaya ihtiyaçları var. Toplu iğneleri vücudunuza batırırken, size süslü laflar etmelerine bakmayın hiç. Zaten iğnelerin verdiği acıyı, bir süre sonra hissetmiyorsunuz, ölüm haberlerinin maç skoru gibi ele alındığı bu karanlık zamanlarda…
Her şeye, her kötülüğe ve acıya rağmen, devletin ne ölü, ne de canlı kabul ettiği birileri de oldu her zaman. Onlar, bu topraklarda “yabancı unsurlar” olarak görüldüler genellikle. Herkes sessizce ‘hazır ol’da dururken, kıkırdayan ya da kendi kendine konuşan yaramaz çocuklara benziyorlar. Devletin ya da kendisi dışındaki başka bir gücün değil, karakterlerinin buyruklarını dinleyen bu “yabancı unsurlar”, göze alsınlar ya da almasınlar, ağır bedeller ödediler cüsselerinden beklenmeyecek bir aşırılıkta.
Başbakan’ın konuşmasında, “İmam hatip okullarından terörist yetişmediği için mi imam hatip okullarını kapattınız? Anarşistler yetişmediği için mi imam hatip okullarını kapattınız?” diyerek önceki iktidarlardan hesap sormasının nedeni, bu “yabancı unsurlar”dan başka bir şey değilmiş gibi geliyor bana. Bu ülke, “yabancı unsurlar”dan arındırılmadığı sürece, güçlerinin ve iktidarlarının daim olacağından emin olamayacaklar bir türlü. Fırsat buldukça eleştirdikleri “tek parti diktatörlüğü”nün bütün araçlarını, hatta o araçların daha gelişmiş olanlarını toplum mühendisliği hizmetine sunmuş olmaları, ancak bu korkuyla açıklanabilir.
Korkmakta da haklılar aslında, eğer Nietzsche’nin Zerdüşt’ünü duydularsa: “Henüz kendinizi aramamıştınız: Bu sırada beni buldunuz. Böyle yapar bütün müminler; bu yüzden pek değerli değildir, tüm inanışlar. Şimdi beni kaybetmenizi ve kendinizi bulmanızı istiyorum sizden (…)”
Gaddar bir biçimde kötülüğe “Hayır!” diyebilmek için.