EURO 2016: 1. hafta analiz
FIRAT TOPAL FIRAT TOPAL

EURO 2016 grup maçlarının ilk fikstürünü geride bıraktık. Oynanan 18 maçın ardından turnuvanın bize gösterdiklerini maddeler halinde ele alalım.

Santraforlar kaybolurken: İlk grup maçlarında toplam 12 karşılaşma oynandığında 2 gol atabilen hiçbir oyuncu yoktu. Romen Bogdan Stancu 2 gole ulaşan ilk futbolcu oldu ve bunu penaltıyla yapabilmişti. En son 1992’de, turnuva 8 takımla oynanırken, ilk grup maçları bittiğinde 2 gole ulaşan futbolcu olmamıştı. Klasik anlamdaki santraforlardan sadece Pelle, Szalai, Giroud ve Milik golle buluştular. Berezutski, Mustafi, Pique, Schar gibi stoperler santraforlar kadar gol attılar. Hücuma dönük orta saha oyuncuları ve uzak forvetler ise skor gücünün önemli kısmını üstlendiler. Bazı teknik adamların oyun planlarındaki klasik santrafor veya hedef adamların takımı frenlediğini gördük. Lewandowski, Origi, Lukaku, (gol atmasına rağmen) Giroud, Cenk, Dzyuba, Mandzukic gibi oyuncular önemli hayal kırıklığı yarattılar. Joachim Löw ise hadiseyi bambaşka bir noktaya taşıyarak santrafor kullanmadı Ukrayna maçında. İlginçtir turnuvada 2 farklı kazanan ilk takım onlar oldular buna rağmen. Klasik 10 numaralar 2000’ler ile beraber nesilleri tükenen türler gibi azaldılar ve artık neredeyse tamamen yok oldular. Aynı kader acaba klasik santraforları da mı bekliyor?


Takım sayısı: Dünya Kupası’nın 32 takımlı olmasının bir mantığı var. 6 kıtanın takımlarını olabildiğince eşit ölçüde dağıtmak zorundasınız. Avrupa Şampiyonası 16 takımla ideal sayısına ulaşmıştı. Her ne kadar kupada fazlalık olarak düşünülen bazı ülkelerin arasındaki maçlar zevk verse de 24 takımın fazla olduğunu düşünenlerdenim. Üstelik bu sayı, Dünya Kupası’nın 22 yıl önce terk ettiği absürd “en iyi üçüncüler” sistemini de geri getirdi. Şimdi sadece kendi grubunuzla değil diğer gruplarla da meşgul olmak durumundasınız. Ayrıca sadece Avrupa’yı ilgilendiren bir kupada şampiyon olmak için dünya kupası kadar maç oynamayı da gereksiz buluyorum. Tabii bunun arkasında, ülkeye gelecek turist sayısından tutun, daha fazla maçın daha fazla yayın geliri anlamına geldiğine kadar uzayan bir dolu sebep var. FIFA Başkanı Infantino, UEFA görevini sürdürürken bu sistemin taraftarı olmadığını belirtmişti, ama o zamanlar tepesinde ev sahibi Platini oturuyordu. Zaten kararın çıktığı 2008 yılında “TV gelirinin rakipsiz olduğu ulusal maçların sayısını neden artırmayalım ki?” demişti. Parada pulda gözü olmayan bir insan (!) için ne kadar sürpriz bir açıklama.


İtalya: Saygı duyarken sinir oluyor, sinir olurken saygı duyuyorsunuz İtalyanlara. Yine çok fazla şans verilmedikleri, rakiplerinin favori gördükleri bir maça çıktılar ve hücum gücünün bu derece üst düzey olduğu bir takıma karşı, kontrataktan verdikleri bir pozisyon dışında, kalelerinde pek gol tehlikesi yaşamadan net bir skorla kazanıp grubun tepesine oturdular. Fransa son kez bir turnuvaya ev sahipliği yaptığında yıl 1998’di ve o turnuvadaki İtalya’nın forvetinde Milanlı Inzaghi, Atletico Madrid ile La Liga gol kralı olmuş Vieri, Serie A şampiyonu Juventus’un golcüsü Del Piero görev yapıyordu. Pazartesi akşamki takımın forveti ise Southampton golcüsü Graziano Pelle’ydi. Bunu Pelle’yi aşağılamak için söylemedik elbette, aksine İtalyanların futbol oynamaya başladıkları andan beri benimsedikleri sistem ve futbol ekolüne nasıl bağlı kaldıklarını belirtmek için hatırlattık. Gianluca Vialli’nin İtalyan İşi kitabını bir yerden bulup okumanızı tavsiye ediyorum. İtalyan futbolcuların bu oyun zekası ve maçın gidişine göre değişen oyun karakterlerinin nasıl oturduğuna dair mükemmel ipuçları veriyor.


Belçika: Aynı maçın iki tarafından da ders almak lazım evet. Nasıl İtalyanlar, oturmuş bir sistem ve oyun zekaları gelişmiş oyuncularla her zaman iddialı olduklarını kanıtladılar, Belçika da, belki de futbol tarihinde binlerce kez örneğini gördüğümüz bir gerçeği bize bir kez daha hatırlattı. 11 tane üst düzey oyuncuyu yan yana dizdiğiniz zaman onun adı “takım” değil, “ilk 11” oluyor. Kırmızı Şeytanlar için iki hafta öncesindeki favoriler yazısında da aynı tehlikeye işaret etmiştik. Marc Wilmots, ülke tarihinin 1980’lerin başından beri yakaladığı en parlak jenerasyonu henüz potansiyellerine ulaşacak şekilde yönetemedi ve şimdiden kredisini bitirdiği konuşuluyor.