Ezilmiş kutunun peşinden
ERAY ÖZER ERAY ÖZER
İlk yazıyı yolladığım gün bu sayfaların editörlüğünü yapan Kemal aradı.

İlk yazıyı yolladığım gün bu sayfaların editörlüğünü yapan Kemal aradı. “Yazıyı aldık, elinize sağlık ama köşenizin adı 'Kola kutusunun azizliği' mi sahiden” dedi.
Açıkçası köşeye isim verirken Kemal'den böyle bir tepki gelebileceğini düşünmüştüm. Sadece o değil, sonrasında etraftan da “Ne diyorsun abi sen” diyenler oldu. Bu “entel dantel” işleri zorlama bulup “Oğlum ilginç olacağım diye bu kadar kasmayın” diyenler de tabii. Bu son tepki spor basınının içindeysen çok sık karşılaştığın bir davranış biçimidir.
Bir grup, bir diğerinin “entel olacağım” diye kastığını düşünür. “Entel” bir aşağılamadır ya bizim buralarda.
“Entel” spor yazarı da durmaksızın “Ama endüstriyel futbol...” diye başlayan cümleler kurmaktan başka hiçbir şey yapmaz, bu tayfaya göre.
Kişisel olarak söyleyeyim: Evet, Barcelona'yı, St. Pauli'yi seviyor olabilirim ama ortalıkta sürekli “Futbolu mahvettiler aga...” diye gezinen bir adam da değilim. “Mahvettilerse git mahalle maçı yap. Ne işin var milyon dolarlık kulüplerin peşinde” derler adama ve haklı olurlar.
Fakat tıpkı hayatın her alanında olduğu gibi futbolda da güce, iktidara, ırkçılığa, hakim olan erkek diline, ahlaksızlığa, haksızlığa karşı durmaksa eğer “entel olmak”, o zaman hiçbir sakınca yok. Devam!
Mahalle maçını, halı sahaları, amatör ligi tercih etmenin de hiçbir sakıncası yok. Bakın Radikal'den Efkan Bucak'a... İşi gereği hakim olmak zorunda olduğu profesyonel futbol alanının dışında tüm ilgisini amatör futbola kaydırmış durumda. Ve insana parmak ısırtacak kadar güzel yapıyor o işi.
Ayrıca “Kola kutusunun azizliği” meselesinin de mahalleye duyulan özlemle bir ilgisi var elbet. Hem bu köşenin adı “orta saha”, “91. dakika”, “geri pas” filan olacağına “kola kutusunun azizliği” olsun, varsın “Amma kasmış eleman” desinler.
Kemal'e o sabah daha sonra köşenin ismiyle ilgili bir şeyler yazmayı düşündüğümü söylemiştim. Önce sahiden anlamayanlar için düz açıklayayım.
Şimdi... Kola kutusu bildiğimiz kola kutusu. Azizlik de sözlükteki ilk anlamı gibi “ermiş”, “eren” manasına değil de, “azizliğine uğramak”daki gibi bir anlama sahip.
Hikaye şu aslında: Benim yaşımdakilerin çoğu kola kutusuyla maç yapmıştır. Ezersin kola kutusunu, top niyetine düşersin peşine. İki taştan bir de kale yaptın mıydı, değmeyin keyfine. Saatlerce koşarsın ezik kutunun peşinden.
Lakin “Top yuvarlaktır” güzellemesine inat, ezik kola kutusu asla beklenen köşeden gelmez. Gelemez. Gole giden yolda hep şaşırtır insanı. Tam da bu yüzden kola kutusuyla maç yapmanın ayrı bir tadı vardır. Kutunun azizliğiyle mücadele etmek de oyunun bir parçasıdır artık.
İşte biz de aslında memleketin çarpık futbol ikliminde kola kutusuyla maç yapıyoruz. Top bir türlü beklenen köşeden gelmiyor. Gelemiyor. Hep bir çıkıntıya çarpıp yön değiştiriyor ve bizi her daim kontrpiyede bırakıyor.
Baksanıza bu ülkede bir teknik direktör yıllarca bir menajerlik şirketinin ortağı olmakta hiçbir beis görmüyor.
Ortaklarından birisi zamanında bir şike davasında yargılanmış.
Bir diğer ortak suç örgütü kurmaktan şu anda hapiste olan birinin soyadını mahkeme kararıyla almış bir isim.
Ve Bülent Uygun, bu ortaklarla, üstelik bir teknik direktör olarak aklından bile geçirmemesi gereken bir işi yıllarca sürdürmekte hiçbir sakınca görmüyor.
Futbol Disiplin Kurulu'na sevk edildiğinde savunması gırtlağa kadar hamaset dolu: “Çiğ yemedik ki karnımız ağrısın.”
Gel de öfkelenme.
Kola kutusunun azizliği.