Fakat Müzeyyen, durum nedir?
SEVİN OKYAY SEVİN OKYAY

Çiğdem Vitrinel’in İlhami Algör’ün kitabından esinlenerek ‘Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku...’yı yaptı ama iyisi mi, biz gene kitaba dönelim.

Çiğdem Vitrinel, sevdiğim bir yönetmen. İlk filmi ‘Geriye Kalan’ da çok umut veren bir filmdi. İlhami Algör’ün kitabından esinlenerek yaptığı ‘Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku’nun da (bundan böyle “Fakat Müzeyyen” denecek) başarılı olduğunu düşünüyorum. Bir kere Vitrinel kitabın herhangi bir yere uyarlanmaya uygun olmadığını saptamış, onu esin kaynağı olarak almış. İlhami’nin kitabı ile Çiğdem’in filmi, hem aynı iskelet üzerine kurulu, hem de birbirlerinden hayli farklı. Ne yazık ki geçen hafta Çiğdem’in sesi kısılınca, film ve kitap üzerine konuşamadık.

Ama benim esas amacım, İlhami’nin kitabından söz etmek. Ekşisözlükte, birisi ondan, “Üzerinde paltosu ve şemsiyesi olmadığı halde, soğuk bir kış günü azimle Bebek Yokuşu’nu tırmanıp bir arkadaşına çalıntı kır çiçeği götürme çabasına eşlik ettiğim ak saçlı bozkırkurdu İlhami Algör” diye söz etmiş. Belli ki aynı İlhami’den söz ediyoruz. Tilkilerini salar, ikiler, dağıtır dağıtmaz toparlar... Ama bir dakika, galiba şimdi de ‘Fakat Müzeyyen’”in kahramanından söz ediyorum. Film montajcısı, meslekten manyak, işini oyun gibi yapan ve “Bundan sonra yazıcam” dediğinde Müzeyyen’in “Yaz koçum, ben sana bakarım” dediği Arif.

Tabii bu cevap sonraları, bizim kitapsız yazardan tık çıkmayınca hayli tavsamış. O el ense çekmeler, yoğurmalar da neredeyse hepten yok olmuş.

Oysa biz onu ne çok severiz. Ne tatlı muhabbetleri vardır:

-afedersiniz ayağıma bastınız

hayat hocam

-pardon ağzıma sıçtınız

-fakat hayat bu azizim

Ya da, şu çok sevilen alıntı:

“Böyle olmasını istemezdim ama hep olurdu. Dünyanın bütün kızılderilileri yenilir, Spartaküs kaybeder, gün batarken sararır, kuşlar döner, Sadri Alışık denilen hergele, her filminde ağlardı. O ağladıkça ben de ağlardım. Nedenini bilmez ağlardım. Ağladıkça Sadri’ye kıl kapar gıcık olurdum. Üçüncü şahıs olarak kalışına, hep gidici kadınları sevişine, bu gidiciliklerin bir mecburiyet gibi duruşuna, Sadri’nin bu mecburiyetlere, giden kişinin özgürlüğü olarak bakıp, ona ihanet etmemek için kendine ihanet edişine...”

Herhangi bir yere uyarlamak zor elbette. Filmde Müzeyyen’i oynayan ve kitabı da “senaryo ortaya çıkmadan 6-7 ay önce okumuş” olan Sezin Akbaşoğulları bundan nasıl bir film çıkacağını pek anlayamadığını söylüyor. “Kitaptaki Müzeyyen biraz daha “ağır abla” bir karakter. Bir çocuğu var, taşra kasabasında yaşıyor...” Senaryo gelince de anlamış ki, kitap sadece bir esin kaynağı.”Filmde daha çok şehir hikâyeleri, şehirli karakterler vardı. Mesela Arif, DJ’lik yapan bir yazar. Müzeyyen mimar; tek başına yaşıyor. Çocuğu da yok. (Alıntılar Fırat Karadeniz’in milliyet.com.tr’deki söyleşisinden)

İtalyan Yokuşu’ndan aşağı rüzgâra kapılıp Tophane’ye gidişler, durum muhasebeleri, canlı cansız mahlûkatla, aynayla, kapıyla konuşmalar... Rüzgârlara kapılıp gidişler, ipi kopmuş bir uçurtma olmalar, bunu umursamamalar... İlhami Algör sahiden de eskilerin “nev’i şahsına münhasır” dedikleri türden bir yazar, yani eşi menendi yok gibisinden.

Kitabı merak ettinizse eğer İletişim, hem ‘Fakat Müzeyyen’i, hem de onu izleyen ‘Albayım Beni Nezahat İle Evlendir’i, aynı ciltte topladı. İkinci kitapta da, kendi karakterinden “Adam, rüzgârı kendinden menkul, esintili tipin tekiydi” diye söz ediyor. Kitabı okuma şansı var yani. Belki de, olur ha, bir gün yolda İlhami’ye rastlarsınız. Kırçiçeği faslını bilmem ama olmadık bir yere gidiyordur meselâ, imkânsız bir proje peşindedir (ki, gerçekleştirdiği de olur). Size de kendi rüzgârından bir nefes verir.