Falaka
KADİR CANGIZBAY KADİR CANGIZBAY
Salim Uslu’nun Kamer Genç’i itip kakarak Meclis kürsüsünden uzaklaştırması, eşkiyalığın çok ötesinde, sembolik ve hukuksal önemi çok yüksek stratejik bir adım...
Salim Uslu’nun Kamer Genç’i itip kakarak Meclis kürsüsünden uzaklaştırması, eşkiyalığın çok ötesinde, sembolik ve hukuksal önemi çok yüksek stratejik bir adım. Demirel’in adamları, 1968’de TİP milletvekili Çetin Altan’ı linç etmeye kalkmışlardı; 1991’de ise yine aynı familyadan bir iki milletvekili, kürsüde konuşurken DEP’li Mahmut Alınak’a saldırıp bardaktaki suyu üzerine dökmüşlerdi; daha yakın yıllarda da Meclis’te bir çok kavga, yumruklaşma, bu arada kalbi duran bile olmuştu. Ancak bu defa durum farklı: Saldırgan, Meclis İdare Amiri; o andaki Meclis Başkanı tarafından ‘görev’e çağırılıyor; o da bu çağrı üzerine Genç’e kaba kuvvet uyguluyor ve AKP milletvekillerinin oylarıyla, bu yaptığının kınamayı ve kendisinin özür dilemesini gerektirmeyen, görevin gerektirdiği bir fiil olduğu resmen yasallaştırılırken, kendisi de aynı kanaatte olduğu için savunma yapmayı bile reddediyor, bununla da kalmayıp karşısındakileri  -bu kelimeyi nereden ve nasıl öğrendiyse- ‘vandal’lıkla suçluyor. Ve Başbakan da Uslu için, “görevinin gereğini yapmıştır” diyor. Bundan böyle, iktidarın hoşlanmadığı milletvekilini dövüp susturmak, kınanmayı gerektiren bir fiil değil, resmî bir görevdir; ki, bu noktada, Erdoğan’ın diktatörlüğünü yapısallaştırma yolunda başlatılmış darbe sürecinin en önemli adımı atılmış, bu arada Uslu da, gelecek rejimde ‘Reis’inin ‘falakacıbaşı’lığını daha bugünden garantilemiş olmaktadır.
Şiddetin, zorbalığın suç sayılıp sayılmaması kalabalığın kararına bırakıldığı anda, aslında linç hukuku yürürlüğe, Meclis de AKP’nin işgali altına girmiş, dolayısıyla milletin olmaktan çıkmış demektir. Türkiye’nin en büyük sorunu ‘Kürt sorunu’ olarak ortaya çıkmakla birlikte, aslında demokratikleşme sorunudur ve bu sorunun çözümünün önündeki en büyük engel de, Erdoğan’ın 12 Eylül’den miras aldığı darbe düzenini kendi kişisel diktatörlüğüne dönüştürmekteki ısrarıdır.

Erdoğan, 12 Eylül’e sıkı sıkıya sadıktır: Darbenin dayattığı %10 barajına sahip çıkmanın ötesinde, hazine yardımlarını da bu baraja bağlarken, karşı çıkanlara da ‘hain’ diye hakaret etmiştir; bu arada en büyük darbe karşıtı yine de kendisidir. Sivil siyaset alanını alabildiğine daraltmalıdır ki, ‘Habur çadır mahkemeleri’ türünden gösteriler barış ve huzur yolunda atılmış demokratik adımlarmış gibi algılansın, bu arada kendisi Kürtlerin hâmisi koltuğuna otururken, kürt siyasal hareketi de tümüyle devre dışı kalıp etkisizleşsin.Burada söz konusu olan, Erdoğan’ı, hangi durumun ‘istisna durumu’ olduğuna karar verip ‘yasa-üstü’ yetki kullanma, yani devlet adına racon kesme (raison d’Etat=devlet hakkı) gücünü tek başına elinde bulunduran merci konumuna yükseltmeye yönelik bir stratejidir. ‘Diktatör’ kavramının işe-vuruk (operasyonel) tanımı da tam tamına, ‘raison d’Etat’yı uygulama yetkisini tekelinde bulunduran kişidir: Kürt, PKK, KCK veya ‘terör’ sorunu, Erdoğan’ın bireysel stratejisi açısından, sadece araç olarak kullanılacak bağımlı bir değişkenden öte bir şey değildir.
Şunu hiç akıldan çıkartmayalım ki, hiçbir darbe kendisi için, yani sırf birilerini darp etmek için değil, darp edilenin bir şeylerini gasp etmek, bir şeyleri daha rahat gasp edilebilir hâle getirmek için yapılır: 12 Eylül’ü askerler yapmıştır; ama, darbenin esas sahip ve patronu, Özal’ın şahsında, kendisinin hizmet ve temsil ettiği güçlerdir. Özal; yani, askerî yönetimin başbakan yardımcısı; ama pek çoğunun gözünde de sivillik şampiyonu: İlk bakışta, paradoksal bir figür. Oysa, hiç de paradoksal değil: Özal’ın yaptığı, darbenin kaba güçle dayattığı gasp mekanizmalarını, sivil hayatın olağanlığı içine emdirip yapısallaştırmak.

Erdoğan da Özal’la aynı yoldadır; ancak ondan daha mahir: Özal illüzyonistse, Erdoğan sihirbazdır; insanları, o güne kadar alıştıkları nirengi noktalarının artık geçerli olmadığı bir dünyaya çeker. Bu işin sırrı ise şu: İnsanların akıl, izan ve vicdan diye bildikleri ne varsa, bunların gerektirdiği hiçbir şeyi kaale almaksızın, artan bir şiddetle sonuna kadar giderek, insanları gördüğüne inanamaz duruma düşürüp, görmediği ne varsa ona inanır, onun üzerinden saf tutup hizaya girer hâle getirmek.

İnsan aklına karşı taarruz, “ben sana sen demiyorum”la başlar. Mantıkî tutarlılık barajı bir kere yerle bir edildi miydi, gerisini getirmek artık kolaydır: Kendisi ‘polisimiz kadındı, çocuktu demeyip gereğini yapar’ deyip, hemen ardından da 7-8 çocuk gösterilerde öldürülmüşken, Şimon Peres’i  “siz kadın, çocuk öldürmeyi iyi bilirsiniz” diye suçlamakta hiç beis görmez; bir gün önce “Nato’nun Libya’da ne işi var, yahu” deyip hemen ardından operasyonlarda baş rôle soyunan da yine kendisidir, hem de emperyalistlerin en pespayeleriyle el ele kol kola; insanla alay eder gibi “Libya, Libyalıların olacaktır” diyerekten; üç gün öncesine kadar can ciğer olduğu Esad’ı devirmeye soyunması ise, ‘demokrasi gelsin, kan dökülmesin’ diye, pek demokrat Suudîler ve arap canı konusunda pek hassas Amerikalılarla ittifak hâlinde, Caligula’nın atını konsül ilân etmesinden bile daha akla ziyan bir iştir; ama, hiç aldırmaz.
‘İzan’a da saldırılacaktır: Son örnek, Van valisinin hâlâ görevde tutulması; ÖSYM başkanının her yaptığı sınavı skandala dönüştürüp milyonlarca insanın geleceğini kararttığının bugün artık tümüyle unutulmuş olması ise, izansızlığı normalleştirmede ne kadar başarılı olduklarının en parlak göstergesi.

Vicdan konusunda ise, bunlar Nazi’lerden bile daha pervasızdır. Doktor Mengele de Yahudileri buz dolu küvetlere atıp insanların donarak ölme süreçlerine ilişkin ölçümler yapıyordu; ama, bunu kamuoyundan gizleyerek. Bizimkiler ise harbîden açıkladılar, yabancıların yardım tekliflerini ilk iki gün boyunca niye kesinlikle kabûl etmediklerini: Kendi potansiyellerini ölçüyorlarmış; Vanlı enkaz, ısı da sıfırın altındayken, canlılar üzerinden. Sıfırın altında on derecede insanların üzerine soğuk su sıkmak, sonra da hiç yüzü kızarmadan, “onlar zaten provokatörlerdi” diyebilmek ise vicdan parçalamak ile kafa kırmak arasındaki geçiş noktası. Bu nokta aşıldıktan eylem ranjı bayağı genişliyor: Hücrede kanser ederek veya gazlayarak ölüme göndermekten, kurşunu yiyip yere düşmüş çocuğu, suratını tekmeleye tekmeleye dişlerini de döküp öldürmeye kadar.