Faruk Bildirici geçmişten bildiriyor
ÜMİT ALAN ÜMİT ALAN

Hürriyet Okur Temsilcisi Faruk Bildirici, çok uzaklarda kalan zamanlardan bildirmeye devam ediyor. Elbette olumlu anlamda. Hürriyet gibi bir mecrada sürdürdüğü şövalyece mücadele de takdir edilesi. Geçen haftalarda gazetecilikte edinilen şöhretle sosyal medyada reklam yapan gazetecilere değinmişti. Dün yazdığı bir yazıdaysa “çıkar çatışması” mevzusuna girdi. Çıkar çatışmasını şöyle özetliyordu; “Gazeteci haber ya da yazı yazarken kamunun çıkarı dışında kişisel çıkarını ya da özel bir grubun/kişinin/kuruluşun çıkarını gözetmek durumunda kalırsa “çıkar çatışması” doğar.” Daha iyi anlaşılması için bir örnek de vermişti; “Diyelim bir yazar ya da muhabir aynı zamanda sanatçı. Birlikte sahne aldığı sanatçılar ya da iş ilişkisi içinde olduğu şirketlerle ilgili yazı yazarsa çıkar çatışması doğar.” Bugünün dünyasında düşününce “ütopik” geliyor insana ama bunlar bu işin hakkıyla yapılmasını sağlayan ilkelerdi. Birinin hatırlatması bir yandan iyi geliyor, bir yandan hüzünlü. Hani Oktay Rifat’in bir şiirinde geçer ya “Ah! Güzel şeyler düşünmeme rağmen / muttasıl ağlamak geliyor içimden.” Bu yazının uyandırdığı duygu da tıpkı öyle.

İlkelerden bahsederken –di’li geçmiş zamanla kurmamız boşuna değil. Hatta benim yaşımda insanlar bunu –miş’li geçmiş zamanla da kurabilir. Zaten –özellikle daha genç- sektör insanlarının Faruk Bildirici’nin yazısına “ne diyor bu ya” makamında gülüp geçtiğini tahmin etmek zor değil. Bu haftaki Köşe Vuruşu’nda “çıkar çatışması” kavramının bugünün gerçekleriyle ele almak isterim.

Artık “var olmak” bir çıkar çatışması

Faruk Bildirici, gazetecinin, gazetecilik harici işleri bağlamında “çıkar çatışması”nı masaya yatırıyordu ama bugün anaakım medyada gazetecinin varlığı bir çıkar çatışması. İstisnalar elbette mevcut. Bu yazıyı okuyan bir gazeteci varsa muhtemelen kendini istisnalar hanesine yazıyordur ve büyük olasılıkla öyledir de. Ancak gazetecilerin kayıt dışı konuşmalarında hep şöyle şeylere denk geliriz. “Yapılacak iş değil ama açlık da var, kiramı ödeyemem, çocuğun okul taksidi olmasa bugün bırakırım vs. vs.” Şimdi bu insanların bu çaresizliklerinin ne kadarını çıkar çatışması hanesine yazmalıyız? Gazeteciliğin böyle yapılmayacağını bilip de içeride kalmaya ya da sınırları zorlamaya devam eden insanları “çıkar çatışması”yla suçlayabilir miyiz örneğin? Dahası “ey gazeteci simit sat onurlu yaşa” demek kolay mı? Bunların elbette Bildirici’nin çizdiği çerçeveyle bir ilgisi yok, oraya gelene kadar bunlar var diyormuş gibi bir küstahlık içine de girmek istemem ama “çıkar çatışması” kavramının varlık yokluk sınırlarına dayandığını belirtmek şart.

Yeni bir şey mi?

Basın tarihine baktığımızda her dönem “gemisini yürüten” ve “gazetecilik ilkeleriyle” alakasız bir sürü figür görürüz ama onlara karşılık meslekte ısrar edenler de bir grup olagelmiştir. Gazeteciliğin çerçevesini de hep bu iki grup arasındaki çekişme çizmiştir. Ancak günümüzün anaakım medyasında böyle bir çekişmeden söz etmek imkânsız. İstisnalar sinip kalmış durumda. Alternatif medyanın da imkânsızlıklardan ötürü kitlelere ulaşmasına ihtimal yok. Hal böyle olunca kendi küçük adacıklarımızın dışında genele yansıyan gazeteciliğin kendisi bir “çıkar” uğraşı haline gelmiş. Bildirici’nin çizdiği çerçevenin ötesinde bir de bu var yani.

Toparlayacak olursak, genellikle reklamcılık yalanla özdeşleştirilir ama reklamların kendilerine ayrılan kuşak ya da çerçeveler içinde yer almasında bile bir samimiyet var. Diyor ki “arkadaş bu bir reklam, gardını al, bu para ödendiği için ayrıca yayınlanan şüpheli bir içerik.” Oysa gazetecilik her zaman “gerçeği” sunma iddiasında. Gerçeği sunma iddiasında bir özne olduğu için itibar elde etmiş bir gazetecinin, çıkarları (maddi manevi) uğruna başka bir marka ya da odağın dizayn ettiği gerçekleri –yine kendisini özne yaparak- sunması ahlâki bir problem. Fakat bunu bireyler üzerinden değil günümüzün gazetecilik ortamı üzerinden tartışalım. Kitle medyasında büyük oranda var olan gerçeklik sunulmuyor, görmezden geliyor onun yerine yeni bir gerçeklik üretiliyor artık. Bu üretim de gazetecinin “çıkar çatışması”ndan ayrı değil ve bu artık bir mesleğin varlık yokluk çatışması oldu. “Kimin umrunda gazetecilik” diyebilirsiniz, belki “halkın gerçeklere ulaşmak gibi bir talebi yok ki” bile diyebilirsiniz ama gerçekler kendini er geç, çoğu kez acı biçimde dayatır…