Faşist demagojinin otoriter lisanı
12.03.2017 09:53 BİRGÜN PAZAR
İster öfke ile, ister özlem ile beslensin otoriter söylemin kapsayıcılığı maddi dünyadan bağımsız değildir. Kitlelere seslenirken bu tip bir söylemin ölçeği ancak pratiklerle belirlenir

Kansu Yıldırım

Belli bir dönemdeki konuşma tarzları, seçilen sözcükler ve kurulan tarihsel analojiler siyasetin genel formundan bağımsız değildir. Kişilik profilleri ve söylemsel süreçler egemen ideolojinin anlam matrisinde belirlenir.
Egemen ideolojideki ‘irrasyonalist’ öğelerin artışına bağlı olarak temel kavram setleri de bağlamsızlaşmaya başlar. Yani topluma kadri-mutlak sunulan kavramlar sürekli ve gereksiz kullanıma bağlı aşınır ve işlevsel özelliklerini yitirir. Kitleyi belirli bir proje çerçevesinde seferber kılmaya yarayan sözcüklerin ‘büyü’sü kaybolur. (Yarışma programlarında cep mesajıyla yarışmacıyı desteklerken bile yerli yersiz kullanılan “millet iradesi” kavramı anlam matrisinin yıpranışına dair bir örnek teşkil edilebilir.)

AKP iktidarının 17-25 Aralık Yolsuzluk Operasyonlarından bu yana “istiklal mücadelesi” çağrısı, seçim kampanyalarını ‘milli mücadele’ye referansla başlatmaları, “istikrar” ve “hizmet” vurguları toplumsal ve iktisadi sorunları örtememektedir. Aynı şekilde 16 Nisan referandumu kampanyasını “ülkenin istikbali/vatanın birliği” teması eşliğinde yürütseler dahi sağ-muhafazakar seçmen tabanında ‘ülkenin istikbali mi?’ – ‘belli bir zümrenin ikbali mi?’ ikilemine mani olamamaktadır.

AKP’nin anlam matrisinin çürümesi, partiyi de kapsayan, iktidar bloğundaki krizin dışavurumudur. Kapitalist formasyonlarda tek bir sınıf olmadığı gibi sadece tek bir ideoloji de bulunmaz. Toplumun sınıf kompozisyonuna göre ve üretim ilişkilerinin biçimine göre birden çok ideolojik alt-küme bulunur. İktidar bloku içerisinde temsil edilen ideolojik kümeler farklı kurumsal enstrümanlar ile temsil edilir. Sınıf fraksiyonları parlamentoda, kamu kurumlarında, sivil toplum kuruluşlarında, vs. temsil edilirken, iktidar bloğu içerisindeki hegemonik sınıf ana çerçeveyi sunar.

Egemen sınıfın ideolojisinin asli niteliği yığınlarını ve ezilen sınıfları belirli bir siyasal kutupta tutmaktır. ‘Siyasal kulluk’ ilişkisinin devamı ve en önemlisi egemen sınıfların siyasi egemenliğinin devamı açısından kutuplaşmanın sürdürülmesi gereklidir. Bu da “söylemsel mücadele” ile mümkündür.

Özelleştirme politikaları sonucunda 4/C dayatmasına direnen Tekel işçilerine “istemezükçüler”; Roboski Katliamında faillerin bulunmasını talep eden muhalefete “nekrofili”; Gezi isyanında yeni bir yaşam deneyimi kurmaya çalışanlara “çapulcular”; 16 Nisan Referandumunda ‘hayır’ diyeceklere “terörist” veya “darbeci”; Kürt milletvekillerini ve muhalif gazetecileri tutuklarken Almanya’da miting izni vermeyenlere “Nazi” derken tek bir amaç bulunur; iktidarın sorumluluğunu ve yapısal çelişkileri silikleştirmek, hedef saptırmak.

Daniel Guérin Alman ve İtalyan tipi faşizmleri incelerken faşist demagoji pratiklerinin üzerinde durur. Faşist demagoji rövanşist ve rakiplere karşı nihilist tonlar taşıyan bir söylemsel süreci barındırır. Guérin’in belirttiği üzere faşizmin hedeflediği yığınlar homojen değil, farklı eğilimlere sahiptir; bireylerin fanatizm düzeyleri aynı olmamakla birlikte “en bağnazları bile maddi çıkarlarını unutmaz”. Değişik talepleri ve menfaatleri birleştirecek geniş bir yelpaze gereklidir. Otoriteryen kişilik çalışmalarından hareketle biçim ve içerik açısından söz konusu söylemsel süreci irdeleyebiliriz.

a) Biçim açısından ‘söylemsel mücadele’dir: Fredric Jameson, özellikle son dönemle birlikte siyasette ‘söylemsel mücadele’ olarak tarif ettiği bir yöntemden bahseder. Siyasi partilerin ve temsilcilerin siyasal etik çerçevesinde rakiplerinin savlarını ve suçlamalarını teorik veya felsefi düzlemde çürütülmesinin yerini küçük düşürmeye dönük itibarsızlaştırıcı söylem öne çıkar.

b) İçerik açısından ‘otoriter söylem’dir: Otoriter söylemin en belirgin özelliği, konuşanlar arasındaki iletişimin ve etkileşimin kapalı olmasıdır. Otoriter söylem teksesliliği öne çıkartarak konuşan tarafından aktarılan tüm düşüncenin koşulsuz kabullenilmesine dayanır. Otoriter söylemler sürekli aynı konuşmacıdan ötürü, akışkan değil; durağandır.

Otoriter söylemin bir özelliği de geçmişin ruhunu çağırmaya yatkın olmasıdır. Buna örnek, Cumhurbaşkanı Erdoğan veya Başbakan Binali Yıldırım’ın aynı sözcüklerle dile getirdiği, 16 Nisan’da ‘evet’ çıkması durumunda Türkiye’ye ilişkin yeni moment tanımlarıdır: “yeni diriliş”. Diriliş ifadesi, AKP’liler tarafından daha önce pek çok kez kullanılan “istiklal mücadelesi”nden farklı olarak bir sürece işaret eder: İstiklal Mücadelesi devingen ve oluş halindeki bir aşama iken, “yeni diriliş” tamamlanış ve yeni safhanın başlangıcını duyuran aşamadır.

İstiklal mücadelesi vurgusu tarihsel bir analojidir. Diriliş vurgusu ise idealizmin sınırları içerisinde yabancılaşma ‘itirazı’dır. En basit ifadesiyle “Eski Türkiye”, Osmanlı’nın mirasına sahip çıkamamasından kaynaklı bir yabancılaşma evresi olarak görülür. Nostaljik izler taşıyan özlem agresif bir dinamizmle yeniden çağrılır. Gramsci’den hareketle söylenebilir ki, faşist ideoloji, bir dizi halk özlemini sınıf fraksiyonlarının ve toplumsal kategorilerin özelliklerine göre biçimlendirir. Şeflik ilkesi bağlamında, Almanya’da “Üçüncü Reich” ve İtalya’da “İkinci Risorgimento” da faşist iktidarların büyük projeleri idi.

Faşist demagoji tarihsel özlemlerden izler taşısa dahi bu özlemlere ulaşırken öfkeyle yüklüdür. Grup-içi biriken öfkenin dışarı atılması, grubun rahatlaması için otoriter söylem önemlidir. Bu durumu Cumhurbaşkanı Erdoğan başbakanlığı döneminde şöyle dile getirmişti: “Öfkeli olduğumu söylüyorlar, öfke de bir hitabet sanatıdır”.

Ne var ki, ister öfke ile, ister özlem ile beslensin otoriter söylemin kapsayıcılığı maddi dünyadan bağımsız değildir. Kitlelere seslenirken bu tip bir söylemin ölçeği ancak pratiklerle belirlenir. Nitekim 15 yıllık iktidar boyunca seslenilen kitle de bağışıklık kazanmıştır. Otoriter söylemin en büyük dezavantajı bir ölçüde budur; sürekli iç/dış düşmanlara karşı “istiklal mücadelesi” ve “diriliş” çağrısı yorucu ve bıkkınlık vericidir. Fiktif ve fantastik tarihsel projeler zam fiyatları ve hayat pahalılığının altında ezilmektedir. 16 Nisan’a yaklaşırken yaptırılan anketler ve araştırmalarda ‘hayır’ın siyasal hesapları bozacak bir ihtimal haline gelmesi, ister istemez saflaştıran, fanatikleştiren ve imgesel düşman türeten bir lisanı zorunlu kılmaktadır.