Faşizme karşı, Haziran birliği ve direniş
ÖNDER İŞLEYEN ÖNDER İŞLEYEN
Haziran ‘13 direnişinin ardından, AKP’nin eskisi gibi yönetemediği, iktidarın Saray merkezinde yoğunlaştırılmış baskı gücüne dayanarak sürdürüldüğü, parlamento ve anayasanın askıya aldığı bu geçiş döneminin niteliğini ifade ediyor

Saray rejiminin savaşı, bu hafta faşist sokak hareketi ve saldırıları ile başka bir noktaya taşındı. Faşist saldırılarla etnik bir iç savaş zemininin güçlü biçimde açığa çıktığı yeni bir durumla karşı karşıyayız. Kendiliğinden bir öfke patlaması ile açıklanamayacak örgütlü biçimde geliştirilen bu saldırılar, Saray rejimine, ülkenin geleceğine ilişkin pek çok işaret taşıyor.

I AKP, mevzi savaşı ile ve daha çok hegemonik tarzda bir kurucu kuvvet olarak rejimi inşa etme kapasitesini Haziran 13’te kaybetti. Bir geçiş dönemine girildi. Erdoğan-AKP, bu geçişin dışında kalmamak, rejimi sürdürmek için baskı ve zora dayanan bir mukavemet başlattı ve sürdürüyor. Savaş, bunun bir üst aşaması olarak uygulamaya konuldu. Ancak, yalnızca savaş ve faşist baskıya dayanarak yönetebilen Saray rejimi, artık kurucu bir kuvveti temsil etmiyor. Çürümüş ve çözülen Saray rejimi, düzen içinde biriken –ve AKP’yi de içine alan- çelişkileri savaşın yarattığı olağanüstülük içinde aşmaya çalışıyor. 7 Haziran’ın sonuçlarını da ortadan kaldıran fiili uygulamalar da yine bu olağanüstülüğün parçası olarak hayata geçiriliyor. Bu anlamda, bir ara rejim yaşanıyor. Bu ara rejim, 7 Haziran sonrasındaki fiili dönemle başlamadı. Esasen Haziran ‘13 direnişinin ardından, AKP’nin eskisi gibi yönetemediği, iktidarın Saray merkezinde yoğunlaştırılmış baskı gücüne dayanarak sürdürüldüğü, parlamento ve anayasanın askıya aldığı bu geçiş döneminin niteliğini ifade ediyor.

II Erdoğan-AKP, -tek başına iktidar dahi olsa- bu ara rejimi yeni bir kurucu sürece taşıyabilecek güç olmaktan çıktı. Ancak, karşısında da halen bu anlamda kurucu bir alternatif de yok. Erdoğansız ya da Erdoğan’ın sınırlandığı bir geçiş tercihinin emperyalizmin ve sermayenin tercihi olduğu biliniyor. Erdoğan ise savaşla ve faşist dalgaya dayanarak kendi alanını genişletmeye dönük hamlelerinden vazgeçmiyor. 1 Kasım sonuçları itibariyle de tekrar seçim olduğunda ya da AKP tek başına iktidar da olsa bu kaotik durum ortadan kalkmayacak. Ekonomik-toplumsal krizin giderek yoğunlaşacağı bu dönemde, sürecek olan siyasi krizin geçici bir dengeye oturma ihtiyacı çerçevesinde bu ara rejim-geçiş içinde hakim sınıflar içinde çatışma farklı biçimler altında gelişecek hamlelerle sürecektir.

III Bu ara rejim ve hakim sınıflar içindeki çelişki ve çatışmalar meselenin bir yönü. Ancak, rejimin ana karakterinin faşist baskının yoğunlaştırıldığı, militer faşist sokak güçlerinin geliştirdiği bir gerçektir. Bu yukarıda ne tür bir rötuş olursa olsun, değişmeyecek olan da budur. Daha çok akademik bir ton taşıyan faşizm var mı-hangi nitelikleri oluştu hangisi oluşmadı türündeki tartışmalar bir yana apaçık bir faşizmle karşı karşıyayız. Faşizm, ülkemiz açısından tarihsel olarak devlet merkezli bir nitelik taşırken artık kapitalist merkezlerde de benzer bir nitelik taşıyor. AKP, bu devletin faşist niteliğini biçimsel demokrasi alanını daraltarak ve İslami-mezhepçi temelde toplumsal alanı kuşatarak aynı zamanda Mit ve polis gücünü tekelleştirip buna bağlı militer güçler inşa ederek güçlendirdi. Bugün de gerektiğinde tüm bunları devreye sokarak saldırıyor.

IV Savaş, Saray rejiminin 1 Kasım öncesinde HDP’nin etkinlik alanını daraltmak ve seçimi olağanüstü bir durum için gerçekleştirme arayışının parçası. Aynı zamanda Suriye’nin siyasi müzakerelere doğru ilerlediği dönemde PYD’nin alanını daraltma çabası var. İncirlik mutabakatı ile emperyalizmle yeniden uyumlulaşmak da bunun bir parçası. Ancak, Saray’ın bu savaşı beklenen sonuçlar üretmek bir yana, asker cenazelerine yansıyan biçimde toplumda farklı bir tepkiyi açığa çıkardı. Ölümlerin ve savaşın sorumlusu olarak Saray’ın görüldüğü bir toplumsal refleks belirleyici olmaya başladı. Faşist sokak hareketliliği bu durumu kırarak, toplumda biriken tepkiyi HDP’ye yöneltmek üzere devreye sokuldu. Dağlıca sonrasında toplumdaki acı ve öfkeyi sokağa taşıyacak bir ‘akıncı seferberlik’ doğrudan MİT kontrolünde oluşan –Osmanlı Ocağı gibi- faşist gruplar eliyle uygulamaya konuldu. 100’ü aşkın noktada aynı anda, aynı noktaya yönelen saldırılar bir toplumsal kalkışma biçimine dönüştürülmeye çalışıldı. Ancak, yaşananlar yalnızca bu örgütlü biçimiyle de sınırlı değil. Bu genel hareketlilik içinde Beypazarı’nda mevsimlik Kürt işçilerine saldırı, Kırşehir’de Kürt esnafların dükkanlarının yakılması, Muğla’da bir Kürt yurttaşın komşuları tarafından dövülerek Atatürk büstü öptürülmesi bu saldırıların hangi biçimleri alabileceğini de gösterdi. Durumu, daha öncekilerden farklı kılan da bu.

V 30 yılı aşkın zamandır süren savaş, kimi dönem Batı’da etnik bir karşıtlık zemini oluştursa da toplumsallaşmadı. Ancak son yıllarda savaşın toplumsallaşma emarelerinin zaman zaman ortaya çıktığı, parlama noktaları da oluşmuştu. Savaşın toplumsallaşmaması bir barış ve kardeşlik zeminin de açığa çıkarmadı. Bu daha çok Kürt kimliğini baskılanması, yok sayılması ve görünmez kılınmasının bir sonucuydu. Bugün ise, Kürt kimliğinin belirginleştiği, açığa çıktığı, söz aldığı bir dönemde savaş Batı’da hızla etnik bir zeminde gelişebiliyor. Bu anlamda etnik bir iç savaşın zemininin güçlendiği, bu saldırı içinde görüldü. O yüzden egemenler de dahil –hatta MHP- bunu gördüğü noktada kontrol sağlamaya dönük, sorumluluk çağrıları yaptı. Ancak bu zeminin bu tür çağrılarla ortadan kalkması mümkün değil. Önümüzdeki dönemde siyasi-ekonomik krizin alacağı biçimler, Kürtlere yönelik savaşın gelişme yönü bu zemini canlı tutacaktır.

VI Faşist sokak reaksiyonunun bir yönü de tüm toplumsal muhalefete ve halka Saray eliyle verilen bir gözdağı olmasıydı. Haziran isyanının ardından sokağı kontrol altına almak, ezmek ve ele geçirmek için sistemli biçimde saldıran Saray rejimi, açığa çıkan tepkiyi körükleyerek, sokağa taşıyarak Kürt hareketine ve tüm muhalefete yöneltmeye çalıştı. Hareketin, meydanlara ve özellikle mahallelere yayılması esas olarak Gezi isyanının dinamiklerini sindirmeye yönelik bir yön taşıyor. Bu reaksiyoner faşist hareketlenme, merkezinde MİT’in olduğu militer bir gücün vurucu ve yönlendiriciliği altında halkın yükselecek her tür tepkisi karşısında devreye sokulacak bir müdahale biçimi olarak dikkate alınmalı. Öte yandan da bu tür bir mecra, toplumda ölümler ve savaş karşısında biriken tepkinin, Saray’a yönelmesinin önüne geçiyor. Aynı zamanda bu durum Gezi milyonlarının –diren Lice eylemlerindeki- kardeşlik ve birlik zeminini de milliyetçilikle zehirliyor. (Perinçek-Aydınlık çizgisi, Saray’ın mızrağı olarak bu rolü üstlenmeye çalışıyor.)

VII Savaş, Kürt hareketi açısından da farklı bir nitelikte sürdürülüyor. İlk kez şehir merkezli –kanton eksenli- bir noktaya taşıyor. Savaşı niteliksel anlamda değiştiren temel faktör, Suriye’de Rojava ve Kobane’nin oluşturduğu eksen. Kobane direnişi, Kürt ulusal bilincini ve özgüvenini yükselterek, birliğinin güçlenmesinin önemli bir zemini oldu. Savaşın içinde büyüyen genç nesil, burada şehir savaşı deneyimi ve kendi kendini yönetme imkanı ile birlikte daha çok Kürt coğrafyası eksenli bir arayışa yöneldi. Savaşın aldığı taktik ve politik biçim büyük oranda bu eksende belirleniyor. AKP’nin ülkede ve Suriye’de inisiyatif kazanma yaklaşımını, Cizre Kobane’dir yaklaşımındaki kanton-özerklik ilanı çerçevesinde karşı hamleye dönüştürüyor. Öte yandan Saray rejiminin içine girdiği kriz, AKP-Kürt hareketi arasında önceden kurulan dengenin de değişmesine neden olarak yeni bir noktaya doğru taşınıyor. Bunun nasıl gelişeceği, ABD’nin Suriye düzlemindeki politikalarıyla da ilişkili biçimde şekillenecektir. Ancak, bu noktada Kürt hareketinin şehirlerde özerklik ilanları ile geliştirdiği süreç, Saray rejiminin savaşı karşısında –onu tıkayan yönleri olmakla birlikte- bir çözüm imkanı sunmuyor. Kürt sorunu bölge odaklı bir arayışla çözülemez. Kürt ve Türklerin iç içe yaşadığı bütünleşik coğrafyada çözüm de bu bütünlük içerisinde gelişebilir. Bugün bir yandan özerklik ilan edilirken öte yandan etnik bir iç savaş zemininin geliştiği, Saray rejimi karşısındaki tepkilerin paralize olduğu bir ikili durum ortaya çıkıyor.

VIII Faşist saldırı dalgası ile gelişen bu etnik iç savaş zemini ve baskı karşısında en önemli sorun kuşkusuz, özellikle Batı’da halkın örgütsüzlüğüdür. Tepkileri Saray rejimine yöneltebilecek güçlü bir halk muhalefetinin olmadığı koşullarda, bu dalganın kırılması da mümkün olmuyor. O yüzden, solun halkın birleşik bir direnişini örgütleme noktasındaki bağımsız iradesinin geliştirilmesi temel ve artık hayati bir önem taşıyor. Böylesi bir muhalefetin Kürt hareketinin ekseninde ya da onunla dayanışma ile sınırlı bir çizgide sürdürülmesinin mümkün olmadığı bu birkaç gün içinde görüldü. Bu saldırı dalgasını püskürtmek ancak HAZİRAN birliğinin, birleşikliğinin içerisinde kazanılabilir. Bunun için Kürt sorununun çözümü dahil olmak üzere ülkenin temel sorunlarına yönelik devrimci demokratik çözüm yolları ortaya konularak, bu siyaset güçlendirilmelidir. Birlikte yaşam siyaseti bu anlamda Kürt sorununda, etnik ve mezhepsel bir temele dayanmaksızın, kendi kendini yöneteceği, yerinden yönetimin doğrudan demokrasi temelinde geliştirilmesine dayanan bir çözümdür. Bugün, faşist saldırılara karşı kardeşlik ve barış barikatı, aynı zamanda birlikte yaşamı ve demokratik çözümü temel alan bir siyaset bütünlüğünde yürütülmelidir.

IX Saray rejiminin bu kuşatması karşısında, büyük bir muhalefet potansiyeli ve halkın direnme eğilimden söz etmek gerekir. Sarayın, kuşatmasını mutlak bir hakimiyete ve ilerleyişe dönüştürememesi bu dinamiğin dağınık ve parçalı da olsa halen bastırılamamış olması. Bugün yapılması gereken bunu güçlendirmek, birleştirmek ve etkin kılmak. HAZİRAN Meclisleri, kuruluşunda ülkenin mezhepçi faşizme sürüklenmesi karşısında birleşik bir direniş odağı olarak önerilerek, hayata geçirilmeye başlanmıştı. Bugün, bunun halkın hayati bir ihtiyacı olduğu hiçbir tartışmaya yer bırakmayacak şekilde ortadadır. HAZİRAN Meclisleri, faşist saldırılar karşısında ortak direnişin, kardeşlik ve birlikte yaşamın en önemli zeminlerinden birisidir. Öte yandan bu saldırılar karşısında tüm muhalefetin ortak mücadele zeminleri geliştirilerek sokağı teslim almaya yönelen faşist kuşatma dalgasını kıracak birleşik bir eylem çizgisi hayata geçirilmelidir. Toplumun ölümler karşısında biriken tepkisini Saray rejimine yöneltmenin, kardeşlik zeminlerini güçlendirmenin ve tüm ölümlerin durdurulmasının yolu böyle güçlü ve ortak bir sesin çıkartılmasından geçiyor.

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlarınız