Faşizme karşı mücadelede solun birliği?
Atilla Özsever Atilla Özsever

AKP ve Cumhurbaşkanı Erdoğan, MHP’nin son girişimiyle başkanlık rejimine geçiş için kolları sıvadı. Türkiye’de anayasal anlamda bir statüye kavuşturulan başkanlık sistemi, İslamcı faşizmin kurumsallaşmasında önemli bir eşiğin aşılması demektir.

Ülkemizdeki sol ve demokrat kesim, bu tür bir başkanlık sistemine karşıdır. 23 Ekim’de İstanbul’da Demokrasi İçin Birlik (DİB) inisiyatifinin girişimiyle yapılan geniş katılımlı toplantıda, OHAL ve başkanlık sistemine karşı olunduğu açıkça ifade edildi.

Toplantıda CHP, HDP, EMEP gibi partilerin yetkililerinin yanı sıra diğer bazı sol, sosyalist parti temsilcileri, DİSK, KESK, TTB gibi emek ve meslek örgütü yöneticileri ile Halkevleri ve birçok kuruluşun temsilcileri yer aldı.

Güç Birliği
DİB’in yanı sıra Emek ve Demokrasi İçin Güç Birliği de, 11 Ağustos 2016 tarihinde Ankara’da “Faşizme, darbelere ve OHAL’e karşı güçlerimizi birleştiriyoruz” başlıklı bir bildiri yayımladı. Bu güç birliğinin başında DİSK, KESK ve TTB bulunuyor.

Ayrıca HDP, EMEP, Ezilenlerin Sosyalist Partisi, Emekçi Hareket Partisi, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi gibi partilerle birlikte Birleşik Haziran Hareketi, Halkevleri, İnsan Hakları Derneği ve çeşitli Alevi derneklerinden oluşan toplam 21 kuruluş, bu güç birliğinin bileşenleri arasında yer alıyor.

Haziran Hareketi
Birleşik Haziran Hareketi de, Gezi direnişi sonrası başta ÖDP (Özgürlük ve Dayanışma Partisi) olmak üzere birçok kuruluşun ve aydınların oluşturduğu önemli bir potansiyele sahip bir birliktelik. Kuşkusuz solda, bu platformların dışında kalan parti ve gruplar da var.

Bu çeşitli oluşumların faşizmin kurumsallaştırılmasının kalıcı hale gelebileceği bir ortamda nasıl bir örgütlenme ve mücadele hattı örmesi gerekir? Faşizme karşı birleşik bir mücadelede birliktelik nasıl sağlanacaktır, öncülük hangi kesime düşmektedir?

Öncülük meselesi
28 Haziran 2016’da DİB’in ilk toplantısında eski TİP Milletvekili Tarık Ziya Ekinci’nin Türkiye’nin mevcut koşullarında demokrasi için verilecek mücadelede işçi sınıfından ziyade Kürt ulusal hareketinin özne konumunda olması yönündeki görüşü çok ciddi biçimde eleştiriye açıktır.

O toplantı sonrasında da ifade ettiğimiz gibi faşizme karşı mücadelede işçi sınıfının hem teorik, hem de pratik olarak özne konumunda bulunduğu tarihsel bir olgudur. Çünkü faşizme karşı mücadele, özü itibariyle bir sınıf mücadelesi, bir sınıf hareketidir. Bu çerçevede tarihsel olarak işçi sınıfının üretimden gelen gücünü kullandığı çeşitli örneklerle ortadadır.
Nitekim DİB’in 23 Ekim’deki toplantısında böyle bir konu gündeme gelmedi. OHAL’e ve başkanlık sistemine karşı geniş bir birlikteliğin oluşması ve bu yönde mücadele verilmesi gerektiği vurgulandı.

‘Yetmez ama evet’çiler
Öte yandan DİB’in ilk oluşumu aşamasında “yetmez ama evet”çilerin bulunması ciddi bir eleştiriye yol açmıştır. Kuşkusuz 2010 Anayasa referandumunda AKP’nin işine yarayacak şekilde “yetmez ama evet” oyu verenler, daha doğrusu bu çizgiyi savunanlar, en ağır şekilde eleştirilmelidirler. Geçen zaman da onların ne kadar yanlış davrandıklarını göstermiştir.

Ancak günümüzde bu hatalarını anlayıp samimi bir biçimde AKP karşıtı bir pozisyon alan ve bu yolda mücadele edenleri de dışlamamak gerekir.

CHP’nin konumu
Gelelim CHP’nin konumuna… CHP yönetimi, 15 Temmuz Darbe Girişimi sonrası “Yenikapı ruhu” adı altında yalpalamışsa da OHAL dönemiyle birlikte tavrını değiştirmeye başlamış ve başkanlık sistemi sonucu otoriter, diktacı ve faşizan bir rejimin inşa edileceğinin farkına varmış gözükmektedir.

Tarihteki örnekleri dikkate alarak faşizme karşı mücadelede aynı hataların tekrarlanmaması gerekir. Alman Nazizmi, İtalyan Faşizmi ve İspanyol Falanjizmini örnek aldığımızda gerek sol partiler, gerekse de emek örgütleri arasındaki ayrılıklar, mücadeleyi önemli ölçüde sekteye uğratmıştır. O dönemdeki sosyal demokrat partilerin ikircikli tavrı, komünist partilerin de sekter tutumları, faşizme karşı mücadelede çok ciddi bir zafiyet oluşturmuştur.

Proje okulları mücadelesi
Günümüz Türkiye’sinde emeğin sorunları başta olmak üzere laikliği, medyaya ve kadına yönelik baskıları, Kürt sorununu, çevre mücadelesini kapsayacak tarzda fakat somut olgular üzerinden bir birleşik mücadelenin yürütülmesi gerekmektedir.
Örneğin proje okulları mücadelesi, velisi, öğrencisi, mezun dernekleri ile birlikte o zeminde en geniş birlikteliği sağlayan ve aynı zamanda somut olumsuzluklar üzerinden yürütülen bir mücadeleyi göstermektedir.

Bu okullardaki ilerici öğretmenlerin sürgün edilmesi, özlük haklarının korunması gibi emeğe dönük mücadelenin ön plana alınması ve aynı zamanda eğitimin dinselleştirilmesine karşı bir laiklik mücadelesi verilmesi, son derece somuttur. Faşizme karşı mücadelede de bir anlamda bu örneği dikkate almak gerekir…

NOT: Yazıyı yazarken Cumhuriyet gazetesiyle ilgili gözaltı haberleri geldi. Milliyet’te uzun yıllar birlikte çalıştığımız ve halen Cumhuriyet’in Genel Yayın Yönetmeni olan Murat Sabuncu’ya, Güray Öz, Aydın Engin, Hikmet Çetinkaya, Musa Kart, Turhan Günay ve gözaltı kararı alınan diğer arkadaşlara geçmiş olsun derken bir an önce özgürlüklerine kavuşmalarını diliyorum. Yaşı nedeniyle gözaltına alınmayan Orhan Erinç’e de geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Yukarıdaki yazının önemi bir kez daha ortaya çıkıyor…