Felaketin sınırında
BÜLENT USTA BÜLENT USTA
Yeni yıla girerken umutsuzca felaket tellallığı yapmaya gerek yoktu. Yorulmuştu insanlar felaketin sınırında yaşamaktan

Valeria Luiselli, “Dişlerimin Hikâyesi” romanında, Meksika’nın bir dönemi için “felaketin sınırında yaşarken genel bir kayıtsızlık, burukluk duygusu hâkimdi” diye yazmış. Luiselli’nin ara ara güçlü kahkahalar attıran romanı, belki de bu yüzden bana iyi gelmişti, genel bir kayıtsızlık ve burukluk duygusu içindeydim çünkü. Sanırım bu bir kural ve felaketin sınırında yaşayan bütün ülkelerde böyle oluyor. Sanki bu ülkede Maraş, Çorum, Sivas gibi onlarca katliam yaşanmamış ve muğlak ifadelerle linç çetelerinin de faydalanacağı yargılanma muafiyeti getiren bir kararname hiç çıkarılmamış gibi yapabilirdik. Yeni yıla girerken umutsuzca felaket tellallığı yapmaya gerek yoktu. Yorulmuştu artık insanlar felaketin sınırında yaşamaktan. Belki de sınır filan yoktu; uçurumdan aşağıya düşerken birbirimize espriler yapıp, düşme ânını eğlenceye dönüştürebilirdik. Durum o kadar vahimdi…

Karalar bağlayarak ya da sürekli bir ajitasyon içinde yaşamak istemiyordum. Yani Valeria Luiselli gibi yazarlardan öğrendiğim şey, direnmenin ve yaşamanın türlü türlü olduğuydu. Romanı kahkaha ata ata okurken, Sartre’dan Proust’a bir dolu yazar, eğlenceli bir edebi geçit törenindeymişçesine geçip gidiyordu sayfaların içinden. Luiselli, saygısız bir romancıydı, Unamuno’yu radyo programcısı yaşlı bir hergele olarak tarif ediyordu: “Her daim bitik, sempatik ve eklektik, solcu romantik.” Ama romandaki Unamuno, elbette bildiğimiz Unamuno değildi, değiştirilmiş bir roman karakteri... Yani gündelik hayatın içinde ismi farklı olsa da bir Sartre’la karşılaşmanız olası değil mi zaten, yüzünüze “Cehennem sizsiniz!” diye bağıran. Bence mümkün.
felaketin-sinirinda-405980-1.Luiselli’nin romanındaki Otoban lakaplı baş karakter, 40 yaşına kadar bir fabrikada güvenlik görevlisi olarak çalışan, sonrasında iş yerinde panik atak yaşayan birini sakinleştirdiği için terfi ettirilip “Şahsi Kriz Yönetimi”nden sorumlu müdür olan ve bir dans kursunda tanıştığı kişiyle evlenip, aslında hiç yeteneği olmadığı halde karısının teşvikiyle, 40’ından sonra modern dansçı olmaya çalışan, başaramayınca da tesadüfen müzayedecilik kursuna katılıp kimse bilmese de dünyanın en iyi müzayedecisi olduğuna inanan birisi. Başına gelen her şey, doğumu dahil, bir felaketler silsilesi olmasına rağmen, hiçbir şeyden etkilenmeden eğlenmesine büyük bir ciddiyetle devam ediyor oluşunu sevmiştim. Otoban, müzayedede diş satıyordu ve bu dişleri satabilmek için de dişlere bir hikâye uydurması gerekiyordu. Bay Rousseau’nun dişini satarken şöyle diyordu örneğin: “Başta kendisi olmak üzere, insanoğlunun özünde iyi olduğuna canı gönülden inanırdı. (…) Burada gördüğünüz diş öylesine korkunç ki heykeli yapılsa yeridir.” Otoban, insanların öyle olmak istemediklerinde bile korkunç ve aşağılık yaratıklar olduğunu düşünüyor, Bay Rousseau’nun pis dişini yakından incelemek için yüksek paralar teklif ettiklerini görünce. Peki gerçekte merak edilen o diş midir? Yoksa o dişin hikâyesi mi onları çekiyor, Rousseau’nun yaşarken herkesten gizlemeye çalıştığı, bu yüzden rahatça gülemediği…

Luiselli gibi yazarların romanlarını okumanın bende bıraktığı hissi düşünürken, Elias Canetti’nin yeni çıkan “Sinek Azabı” adlı kitabındaki gerçekliğe dair sözlerini hatırladım: “Gerçeklik olarak kabul gördüğü sürece gerçekliğe saygı duymam.” Cannetti, kabul görmeyen gerçeklikle ilgilenmeyi kendisine dert edindiğini yazmıştı. Kabul etmekte zorlandığımız gerçekler, daha çok kendimizle ilgili olanlar değil mi? Luiselli gibi yazarların gücü de bu “gerçeklik”ten kaynaklanıyordu bence.

“Felaketin sınırında yaşarken genel bir kayıtsızlık ve burukluk içinde” olduğumuz gerçeği, kabul etmediğimiz gerçeklerle ilgili değil mi? Neden hep duymak istediğimiz şeyleri duymak istiyoruz, neden hep bir avunma?.. Gerçekliğin konforlu olanına talip olduğumuz sürece, felaketler önlenebilir mi?.. Hem gerçeklik, neden illa ciddi bir şey olmak zorunda?.. Uçurumdan aşağıya düşerken de eğlenebilir, el ele tutuşabiliriz, yeni yıla girerken. Canetti, “Bütün insanların tek bir ortak kalbi olsa” diye hayal ediyordu kitabında, tam bir insan olmak ancak o zaman mümkün olabilirdi ona göre, korkularından arınmış…