Feridun Düzağaç, 10. stüdyo albümü ‘10’a Doğru’yu yayımladı. 2015 yılında çıkan Başka albümünden 4 yıl sonra gelen albümde Feridun Düzağaç imzalı çok az şarkı varken, birçok bestecinin FD için yaptığı şarkıları dinliyoruz. FD ile bir araya geldik 10’a Doğru’yu konuştuk.

10. albümü yayınladın. Nasıl geçti 10 albümlük süreç? Neleri bekledin, neleri buldun?

Birkaç albümdür biraz başkalaşalım istedik. Daha az söz, daha çok müzik. 2013’teki Flu’dan beri öyle yapıyoruz. Ama özellikle ilk albümlerden severlerin çok hoşlaşmadığı bir durum bu. Onlar inadına şiir ve bana inadına şair demeye devam ediyorlar. Bu çok kıymetli bir şey. Tam da senin söylediğin gibi, işin içine 10 stüdyo albüm girip uzun yıllar geçtikten sonra daha ekonomik ifade edebilmeyi kendi içerisinde bir gelişim olarak değerlendirmek mümkün. Ben en azından öyle değerlendiriyorum. Ama bu albüm, dört yıl arayı da anlatan, uzun bir suskunluğu anlatan tam bir imece albüm oldu. İçinde ilk defa çok az sayıda FD şarkısı var. Gerçek anlamda beni yeniden yazmak konusunda cesaretlendiren müzisyen dostlarımın benim için yazdıkları şarkılar var. Şarkı ver de albüm yapalım ilişkisi değildi.

Enstrümanların ağırlığı fark ediliyor gerçekten de.

Son birkaç albümdür çokça yer açmak istiyoruz. Enstrümanların da duygularını katmaya çalışıyoruz şarkıların arasına. Ama albümü dinleyenlerin de fark ettiği üzere en büyük farklılık Pişmanlık Sineması ve Gidin şarkıları. Şarkılardaki sound. Onunla alakalı çok gülerek okuduğum yorumlar da oldu. Şarkı başladığında hatların karıştığını düşünenler olmuş. Bir şarkımızda çok uzun hikâyeler vardı. Dijital bir çağı yaşıyoruz. Çoğumuz mesajları bile okumuyoruz, zamanımız olmadığını düşünüyoruz. Böyle bir iklim içinde o uzun hikâyeyi başka bir referansla dinlenir kılmak için çok çalıştık. Sonra kotaramadık. Hiç değilse alttan bir dans referansı vererek bir hikâye anlattık. Bedük, kurtar bizi ve şarkıyı diye kapısını çaldığımızda, “Amma söz varmış he!” demişti. Nakaratı atarım dedi ve çok doğru bir şey söyledi. Kendi dünyasında çok güzel kotardı şarkıyı. Zaman içerisinde inancımın arttığı ve yeniden ümitlendiğim bir albüm oldu. Dağıtımında biraz sorunlar var. Ama fiziki kopyayı hala elimizde tutmak çok güzel. İki yıl sonra CD basan olur mu, bilmem.

Plak basılacak mı?

Hayır, basılmayacak. Yapımcı şirketle ilişkimiz, biz albümü teslim ettiğimizde bitti. Çok hızlı ve kendilerince haklı sebeplerle, “bizim işimiz bitti, teşekkürler” dediler. Plak olup olmaması talebe bağlı bir şey. Biz kaydederken plak tekniğine göre önlemimizi aldık. Arıkan Sırakaya’ya burada bir teşekkür borçluyuz. Plak tüketiminin günden güne artması hoş bir şey. Eskiden albümlere dinleyici için uzun uzun mektuplar yazardım. Şimdi pek bir şey yazmadım. Çünkü pek okunmayacak. (Gülüyor) Bu da çağın bir gerçeği. Bir albüm parasına bütün dünya müziklerini dinleyebileceğiniz dijital müzik platformları var artık. CD ve plak gibi şeylerin alınıyor olması artık sadece koleksiyonerlerle alakalı bir şey. Bu da çok kıymetli hala.

İlginizi çekebilir:  Müzik grubu Radiohead hacklendi

DİNLEYİCİLER ESKİYE DÖNÜŞ SİNYALİ ALDI

Daha önceki albümlerde var mı bilmiyorum ama bu albümde mandolin ve kanun gibi enstrümanları da duyuyoruz.

Kanunu, cümbüşü hep denedik ama doğru şarkıları bulamadık. Hep böyle bir arayışımız var. Böyle bir düşkünlüğüm zamanla gelişti. Hayatla ilgili geniş zamanlı cümleler kurmamak gerek. Çok iyi hatırlıyorum, ilk albümler döneminde hep batı enstrümanları ile anlatıyor olmam bir sitem olarak aktarıldığında, “Benim doğrum bu” falan diyordum. Hafif kibirli edalarla. Bu sazlar başka. Bu enstrümanları fark etmem biraz zaman aldı. Albümde benim için çok özel bir şarkı var, Yeter. Kanunu özellikle bu albüm için yazarken de, dinlerken de bu şarkı için özellikle istedim. Sanatoryum için de denemek istemiştik ama sonra buzukiyi tercih ettik. Şarkının, adaların, Hrant’ı, Sait Faik’i ve beraberce yaşanan güzel zamanları anarken daha doğru bir enstrüman olacağını düşündük. Şimdi, çok akustik ve minimal düzenlenmiş ve hatta öylesine çalınmış, düzenlenmeden sunulmuş bir dolu YouTube klibi izliyorum. Çoğunu ilgiyle izliyorum. Son nesil grupların öyle ara paylaşımları oluyor. Ve içinde bir tane enstrüman oluyor. Ekstra sade ve arı bir müzik beklentisi doğuyor insanlarda. Biz çok mu anlam yüklüyoruz diye sorguluyoruz düzenleme yaparken. Bir de benim şarkılarımı emanet ettiğim Can Alper gerçek anlamda bir rocker’dır. Ben biraz daha bu coğrafyanın enstrümanlarına hâkimim. Örtüştürmeye çalışıyoruz. Ama dinleyici bizim derdine düştüğümüz kadar derdine düşmüyor. Kalbine dokunup dokunmamasıyla ilgili oluyor. O yüzden Sanatoryum’un bugün için biraz fazla efkârlı olduğu yönünde bir çıkarım yapabiliriz. Ama genel hatlarıyla ‘küskün seçmenim’ ile tekrar kavuşacağım bir albüm. Eskiye dönüş sinyallerini almış dinleyicimiz.

4 yıl bile isteye albüm yapmadığını biliyorum. Yeni bir albüme kalkışmanın motivasyonu neydi?

Seninle ve yakın çevremle paylaştığım, ülkemizde son dönemlere damgasını vuran sert ve keskin rüzgârlar arasında benim kalbi kırık şarkılarımın ne kadar kıymeti var diye kendime sordum. “Yok galiba” cevabını verdim. Takip edenlerin bildiği, toplumsal hezeyanların öznesi olarak da linçler yaşadım. Kırılmak için kendi adıma haklı sebeplerim vardı. Tabii ki, sahneyi ve konserleri bırakmak söz konusu değildi. Ama yeni bir albüm, yeni bir şarkı üretmek konusunda son derece kararlı gibiydim o dönemler. Spotify’a bakıp kaç kişinin sizi dinlediğini ölçebiliyorsunuz. Tıklanma sayılarınız var ve tıklandığınız kadar varsınız. Öyle bir algı var. O dönem çok popüler olan şarkıların tıklanmaları ve benim şarkılarımın dinlenmelerine baktım. Belki ego üzerinden okunabilecek kırılmalarım da oldu.

Nasıl başladın albümü kaydetmeye?

Sevgili Mehmet Esen’in, “Yanlış yapıyorsun. Sen yazmadan duramazsın” diye telkin ettiği dönemlerde, kendi şiirini benimle paylaştı. Hatta bana verdiği gün Mehmet’in defterini açmadım bile. O kadar inanmıyordum. Sonra bir şeyler oldu. Orkestram, yol arkadaşlarım, “Abi yapmıyor muyuz? Yap” dediler. Sonra hayat biraz normale döndü. Sonra Mehmet’in şiirini okudum. ‘Depresyondayım’ şarkısı da buna benzer bir hikâyeyle ortaya çıkmıştı. Mehmet’in Hrant’ı, Sait Faik’i andığı şiiri egzajere ederek bu şarkının sözleri hâline getirdim. Sosyal medyadan da yok oldum. Kalan süresini kestiremediğim ömrümde, hayatımın kahramanları kızım ve dostlarımın ardından, beni en çok mutlu eden şeyin dinleyicilerle kurduğum bağ ve onu korumak ve onunla yaşamak olduğunu fark ettim. Kimsenin benim doğrularıma ve tercihlerine ihtiyacı olmadığını kendimi telkin ederek, bundan sonrası için daha fazla motivasyona ihtiyacımızın olmadığı normal zamanlar düşlüyorum hepimiz için. Böyle oluştu hikâye.

Peyk’ten Gidin cover’ı var albümde.

Bütün şarkıları kadar güzel bir Peyk şarkısı. Sadece müzikleriyle değil, duruşlarıyla da, kahramanlıklarıyla da çok müsemma bir grup. Onların bir şarkısını söylemek bu albümün en büyük hediyesi. Çünkü sistemin dışındalar ve dizilere, filmlere müzik vermiyorlar. Derdi sadece o şarkılarla bir sevgi bağı kurmuş müzisyenlerin kendilerince cover’lamasına izin veriyorlar. Bu benim için de pozitif bir ayrıcalıktı. Şarkıyı Sertaç Özgümüş’e emanet ettik. Son derece güzel oldu. Dinle, Kurtar Beni ile beraber dinleyicilerin favorisi olmayı başardı Gidin.

İlginizi çekebilir:  Yolun başında kendi hikâyesinin peşinde

ÖYKÜNME VE KISKANÇLIK KAVGAM OLMADI

Gidin gerçek bir cover şarkısı gibi geliyor bana. Cover yapma meselesine nasıl bakıyorsun?

Seninle Misafir Odası programında da konuşmuştuk. Cover’a kafadan karşı duran ve saygı duyduğum bir anlayış var. Şarkı yazarlarının cover yapmasıyla alakalı özel olarak. Kendi şarkılarını yazıyor olmak çok prestijli bir durum. Bu dünyaya aitim zaten. Cover’ı kolaycılık olarak algılamamak gerekiyor. Cover bir kere her şeyden önce bir öykünme ve saf kıskançlık hâli. Bu denli kavgalarım olmadı benim. Konserlerimizde de yer veriyoruz cover’lara. Doğru cover başka dünyalara dokunmak için önemli bir şans. Cover üzerinden ilerleyen çok güçlü bir paylaşım var. Ben zevkle dinliyorum. Bizim yaptıklarımız için de sahibinin formu çok bozmayın diye uyardıkları var. Onlarla ilgili bir şey demeyeyim ama Gidin’de sonuna kadar bu özgürlüğü kullanmak istedik. Gidin’in dinleyicileri bana atar yaptı, güzelim şarkıyı ne hâle getirdin diye. Bu da çok anlaşılabilir bir şey.

İyilik Güzellik Spor albümünde de senin şarkıların cover’lanmıştı.

Çok nadir kızarım ve o dönem çok kızmıştım. “Senin şarkılarını başkaları söylemesin” noktasına giden bağnaz bir sevgi reaksiyonuyla karşılaşmıştım. Cover güzeldir, güzel şarkıyı söylemek güzeldir. Gidin üzerinden kaç kişiye Peyk’i sevdirebilirsem ne güzel. Benim gizliden öyle bir hedefim de var. Onlar için hep çabalarım. Çok az yaparım böyle bir şeyi. Pinhani’nin ilk albümleri için bunu yaptım. Sonra onlar kendi mecralarını buldular. Çok mutluyum. Yavuz Bingöl’ün ilk piyano üzeri bağlama albümünü de erken fark edenlerdenim. Onu da çok duyurmuştum. Ve Peyk’i bana soran sormayan herkese çok önerdim. Biz böyle bir müziği nasıl duymamışız diye dönenler oldu. Bu da samimiyetsiz bir şey. Çünkü onların böyle bir derdi yok. Çok kıymetli buluyorum onları. Bir dönem bilinmiş, her taşın altından çıkmış biriyim. Ona rağmen kırgınlıklar yaşıyorum ama Peyk’in inatları ve güçleri çok imrenilesi.

Ezginin Günlüğü’nün Düşler Sokağı cover’ı da vardı.

Kırılma anlarından birisidir o şarkı. Konserlerin birinde bu şarkıyı da söylemiştik. Polis memurları dahil herkesin coşkuyla şarkıyı eşlik ettiklerini görünce, “Evet! Bunu yapalım” dedik. Sonra Nadir Göktürk’ten izin aldık. “Evlat, bu şarkı benim Ankara belgeseli için yaptığım bir şeydi. Yapın, ben seni çok seviyorum ama bunu da bil” dedi. Sonra dinlettim, “Nasıl olmuş diye?” sordum, “Azıcık eğlenmişsiniz ama canınız sağ olsun” dedi. Yaptığın cover eser sahibini mutlu etmeli.

HRANT VE SAİT FAİK BENİM İÇİN ÖZEL

Sanatoryum’da Hrant’ı, Sait Faik’i anıyorsun…

Mehmet Esen’in şiirini şarkı hâline getirmem için sebeplerimdi Hrant Dink ve Sait Faik. Hrant, kamu vicdanını en çok yaralayan ve örneği ne yazık ki çok olan acılar atlası güzel ülkemizin bir kahramanı bence. Ona bir kurban demeye dilim varmıyor. Onun katıldığı tartışma programlarını özellikle izlediğimi hatırlıyorum. Kaygı ve korkuyla başına böyle bir şey gelebileceğinden endişe ettiğim zamanı hatırlıyorum. Çünkü benzer şeyi Uğur Mumcu üzerinden yaşamıştık. Mumcu’nun katledildiği gün bir provadaydık. Haberi aldığımızda el ele tutuşup şarkı söylediğimizi hiç unutmuyorum. Bu isimleri yaralanmış vicdanlarımıza anlatırken, ailelere ve yakınlara acılarını ekstra kanatıyor muyuz diye düşünüyorum. Bugün sonuçlanmadı dava, biliyoruz. Hrant’la ilgili altyazılara artık bakamıyorum. Kapalı dosyaların açıldığı iddiasıyla daha demokratikleşme vaat eden bir iktidar söylemine inat biraz daha örtülüyor gibi. En azından Hrant vakasında öyle oldu. Bütün dünyada milliyetçiliğin ve özgenlerin bu kadar tapınıldığı ve vahşete dönüştürüldüğü bir iklimde belki böyle olması gerekiyordu. Hrant’ı ve Sait Faik’i anmak çok güzel benim için. Sait Faik’e ve diğer tüm şairlere selam etmek çok güzel. Bugünün Türkiye’sinde tatlı sözden, güzel sözden, saf ve ari duygulardan bahsetmek onlara da selam etmek çok güzel.